Rüzgârlı Ada

RÜZGÂRLI ADA

 

 

Bir rüzgâr esiyor, uzaklardan, belki çok yakın. Belki Saros’dan, Rüzgâr gözlerime damlıyor, rüzgâr anıları esiyor. Rüzgârlı Adadayım; yıllardır, izlediğim, ama bir türlü ulaşamadığım iki adadan birinde, rüzgârlı adadayım.

Adada olmanın yalnızlığını, ayrıcalığını yaşıyorum. Aynı zamanda, bir “azınlık”ım. Yüz yıllar öncesinin bir yolundayım; İlyonlu bir şairin, bir bilgenin izini sürüyorum. Rüzgârlı gecede, karanlığın içinde göktaşlarının altındayım. Kızıl bir yol karanlıkta bir ortaya çıkıyor, yok oluyor, genç bir çift birbirine dokunuyor, dudaklar kıvılcım, rüzgâr beni anılara götürüyor.

Tam otuz yaz önce, tiril tiril gençliğimle tek başıma dalgaların hüzünlü sesinde, rüzgârın tutkusuyla, tam karşıda Samothraki beliriyor. Rüzgâr, esiyor, esiyor, havayı açıyor, açıyor, Tanrılar Adası yavaş yavaş ortaya çıkıyor, ürperiyorum, heyecanlanıyorum, seviniyorum. Yitirmeyeceğim bir coşku düşüyor yüreğime, yıllarca ve yıllarca, usanmıyorum bakmaya. Bekliyorum, bıkmıyorum beklemekten. Her yaz üç kez, dört kez görsem de belli belirsiz, Tanrılar Tapınağını ve hemen yanı başındaki, bu yazıyı sayfalara düşürdüğüm Rüzgârlı Adayı da bekliyorum.

Şimdi Rüzgârlı Adadayım, bu kez; bu rüzgârlı sabah demeliyim, hatta göktaşlarının umutla beklendiği beklenmedik serüvenlerle dolu gecenin ertesi sabahı da demeliyim, Tanrılar Tapınağını, Samothraki’yi başka yüzüyle görüyorum. Çünkü, şu an, bir ada ayrıcalığını yaşadığım şu an, Rüzgârlı Adadayım.

Bir rüzgâr çok uzaklarda esiyor, belki çok yakın, belki Saros’dan esiyor, genç bir kız tutkuyla sevgilisinin bedenine sarılıyor, aynı dili konuşmasalar da, bir kadın bir erkek, İlyonya ile Helen’in ortasında sirtaki oynuyor, göbek atıyor; el çırpıyor etraftakiler, ıslıklar rüzgâra karışıyor.

Göktaşlarının umutla beklendiği gecede genç bir kız çıkıp geliyor, yaşamın cilvesi işte, bir göktaşı gibi güzelliğiyle, inceliğiyle gecenin ortasında yüreklere, kim bilir hangi yalnız yüreğe düşüyor.

Sabaha karşı bir adam akordeonuyla eskilerden bir şarkı çalıyor; yorgun bedenler rüzgârın da eşliğiyle, huzurlu bir sabaha gizli bir selam duruyor; genç kız geldiği gibi, incelikle uzaklaşıyor, kim bilir hangi yürekleri, hangi yalnız yüreği de gecenin gizine sürüklüyor.

Rüzgârlı Adada bir gece sabaha el uzatıyor, belki, yüreğini mi, aklını mı, her ikisini birden kaptırmış yalnız biri, tek başına adanın karanlığına, adanın gizine sessizce karışıyor. Rüzgâr hüzünlü şarkısını, uyuyan adaya geçmiş zaman masalları gibi söylüyor, mutlak bir sakinlik bütün adayı kaplıyor, kim bilir belki de umutlar, tutkulu heyecanlar da diyelim yarına, belki de imkânsızlığa kalıyor.

Sanki yüz yıllar öncesinde karanlığa dökülmüş dizeleri rüzgâr bir kez daha, kim bilebilir son olup olmayacağını, adanın dört bir yanına söylüyor:

Çağrışımlar

Yalnızlığı anımsatır

Aşklar

Büyük yalnızlıkla başlar

Gece derin karanlıktır

Hava aydınlanınca

Yalnızlık gider

Aşklar

Başka bir mucizeye

Kalır

Artık yeni bir gün, yine rüzgâr, yine rüzgâr, adanın yalnızlığında, kim bilebilir dedik ya İlyonlu bir şairin izindeyim. Tam otuz yaz önce gördüğüm yerdeyim, otuz yaz, masaldaki otuz kuş gibi etrafımda, Hüthüt’ün yolunda, kim bilir belki de Simurg’um. Kim bilir, Kaf Dağı da karşıda, hiç ulaşılamayan Tanrılar Adasında.

Rüzgârlı Adadayım, İlyonya’nın İmroz’undayım, ne yapalım yaşam da böyle bir şey, şimdiki adıyla da söyleyelim, bir festivalin ortasında, gecenin karanlığında genç bir kızın göktaşı gibi kızıllığıyla düştüğü adada, Gökçeada’dayım.

 

(Hep Sonbaharı Yaşadık, İş Kültür yay. 2003)

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş