Saros Kıyılarında Cinayet!

SAROS KIYILARINDA CİNAYET!

 

 

 

Güneş’in karşıki tepeden batmasının hemen ardından, kızaran bulutları delip geçerek körfezin sularına düşen, o günlük yeryüzüne veda eden güneşin ışığı/ışınları ile, tam o ânda, bu vedanın tam karşısında kızıl bir topun öteki karşı tepelerden sanki terk edilmiş ama başı dik bir sevgilinin edasıyla, gururuyla yükselen ayın/dolunayın ışığının/ışınlarının birleştiği mor sularda yüzerken, aklınıza getirmezsiniz ama, ardınızda, karada beton çayırlıklar yadsınamaz bir gerçek, bir çirkinlik olarak durmaktadır; ne yazık ki, ne ayıp ki…

 

*

Konu açıldığında, Herodot’un izinden giderek –”Dünyanın en güzel gökyüzü (yıldızlar) Kalkan’dan izlenir” dediği rivayet edilir–, ben de “Dünyanın en güzel mehtabının Saros Körfezi’nden izlendiği”ni sık sık yinelerdim.

Aslında yine de öyle, her şeye karşın öyle…

Son yıllarda, yıllarca güzelliğini, büyüsünü, çekiciliğini, insanı özgür kılan o benzersiz yalnızlık duygusunu yaza yaza bitiremediğim Saros kıyıları, üstün imar anlayışımızla “doğal”lığına elveda dedi.

Birdenbire oldu, her şey. On yıl kadar önce, imara açılmasıyla, dahası imara açılma biçimiyle, girişimçi insanımız, yerel yönetimlerimiz, inşaat yapıcıları yani doğa bozucular, zevksizlik ve katletme güdüsüyle yıllarca yaşadığımız özgür ve büyülü doğa parçasını bir beton yığınına dönüştürdü.

Körfezin en güzel kumsallarından olan Yayla Köyü sahilindeki sit alanı, deniz kıyısından yaklaşık bir kilometre yukarıya çekildi. Ardından, düşünmeden verilen ya da bazı çıkarlar gözetilerek verilen inşaat izniyle de bir yeryüzü cenneti, bir yeryüzü cehennemine dönüştü. Dönüştürdüler!

Bravo, bize de bu yakışır doğrusu…

Kim yaptı/kimler yaptı? İmara bu biçimiyle kim açtıysa, bu biçimiyle kim inşaat iznini verdiyse, onlar yaptı. Kayıtlarda kuşkusuz ki olmalı…

Açık deniz diye tanımlanan ve bırakın Türkiye’yi, dünyadaki nadir kendini temizleyen denizlerden/körfezlerden biri olan doğa harikası Saros’un gözümüzün önünde katledilmesini izlemek hiç de kolay değil. Üstelik yapacak bir şeylerin olmaması, insanın eli kolu bağlı oturması, katlanılacak gibi de değil.

Bir yıl buğday, bir yıl ayçiçeği ekilen tarlaların, yeşilin, ormanlık alanın betonlaşması değil yalnızca Saros Körfezi’nin yaşadığı acı, içine düştüğü dehşetengiz durum.

Denizindeki balık türlerinin yok olmasını da, dahası yok edilmesini de eklemek gerekir. Dünyanın belli başlı mercan yataklarındandır Saros. Karagöz, marlen, kefal, uskumru, kolyoz, orfoz, vonos, istavrit, kıraça, levrek vb. vb.

Büyüğünden küçüğüne binbir çeşit balığın bolca bulunmasına karşın, şimdilerde o bolluktan da eser kalmadı. Doğanın uğradığı kıyımın benzerine deniz de uğradı. Bunun iki nedeni vardı: Yıllarca, kendi dalını kesen yerel balıkçıların kıyıdaki dinamit açgözlüğü ile özellikle İstanbul’dan gelen büyük teknelerin “teknolojik donanımları”…

Böylece, gerek açık sularda gerekse de kıyıda elbirliğiyle, balık yuvalarını, balığın yemlenme alanlarını ortadan kaldırdılar. Denizin hemen yanındaki kara parçasını hallettikleri gibi, içinde yaşayan canlısını da becerdiler.

Bravo, bunu da bir tek biz yapabilirdik…

 

*

Yayla sahilinden bakıldığında, havanın açık olduğu günlerde, karşıda İmroz –adı Gökçe Ada olmuştu birdenbire–, annesinin eteğinden ayrılmayan yaramaz bir çocuk gibi, Gelibolu’nun ardına yarım yamalak saklanır. Ondan biraz daha ilerde semaya doğru yükselen, zaman zaman, özellikle lodos sonrası ortaya çıkan bir başka ada daha vardır, Saros’dan görünen. Denizin ortasında görkemli bir şekilde yer alan ada, sanki küçük kardeşinden ayrı düşmüştür. Düşürülmüştür!

Bu, Türk balıkçılarına göre Semadirek ya da Semendirek; ama Yunanca adıyla Samothraki’dir. Günümüzden yaklaşık üç bin yıl kadar önce adaya gelen Yunanlar, Tanrılar Tapınağı olarak bilinen bir panteonu boşuna kurmamışlardır, burada; ve ada tam 461 yıl Osmanlı yönetiminde kalmıştır. Lozan’da İsmet Paşa’ya teklif edildiğini ama onun almadığını da yazar bazı kaynaklar.

Hem çok yakın hem çok uzaktır, Yayla sahilinden Samothraki’ye baktığınızda.

 

*

Dolunay tüm bir gece körfezin üstünde süzülerek yükselir yükselir; yükseldikçe küçülür ama iyice parlaklaşır. Bu sırada genç bir kadına şiirler söylenir; şiirler yazılır. Saros şarkısı, körfezin doğal sesi yürekleri daha da hızla çarptırır…

Sonra, dolunay aşağıya doğru iner. İndikçe hızı daha da artar ve rengi kızıla doğru yol alır. Rengi kızıllaştıkça da büyür; büyür, büyür ilk halini alır.

Sonra, sonrası Cemal Süreya’nın dediği gibi iyilik güzelliktir ama sonrasında, esintili bir yaz gecesinin sabaha el uzattığı saatlerde ay, ayrı düşmüş bu iki adanın, İmroz ile Samothraki’nin arasından yanarak denize düşer. Yüreğinizden mırıldandığınız dizeler, denizin adı yalnızlık olan karanlığında yitiverir:

 

İlk sevişmemizin çıplaklığına

Işıyan yarımay

Denizin karanlık sularında

Dokunabilseydim

Saros rüzgârının

Dağıtacağı saçlarına

 

Karanlıkta denize doğru bir bakış/izleme olduğundan, beton kırlıklar görüntü olarak geride kalmıştır; ancak, gürültüsü günboyu hiç kesilmez, ne yazık ki.

Tek teselli, her şeye rağmen, ayışığında, yıldızların parıltısında, denizin, körfezin gizini haykırdığı sesinde genç âşıkların el ele kumsalı doldurmasıdır.

Birkaç saat sonra günışığı bütün çirkinlikleri, bilinçdışımıza birkaç saat taşıyabildiğimiz bütün çirkinlikleri bir kez daha ortaya çıkaracaktır; bu, aslında günışığının bir becerisi değil, olsa olsa bir cinayettir.

İnsanoğlunun, insanımızın işlediği bir cinayet!

 

(Radikal Cumartesi, 2002; Hep Sonbaharı Yaşadık, İş Kültür yay. 2003)

 

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş