Sergüzeşt

 

SERGÜZEŞT

 

            Dilber o güzel, genç bedenini Nil’in ölümcül sularına atar; ölümü seçer ya da ölümü seçmek zorunda kalır. O noktaya gelişi, küçüklüğünden beri ki dokuz yaşındadır kaçırıldığında, acılar, ıstıraplar, gönül kırgınlıklarıyla doludur. Gördüğü aşağılama, maddî–manevî işkence, katlanılacak gibi değildir; ve de ailesinden, yurdundan koparılış!

            Dilber, Kafkasya’dan kaçırılmış bir esir;  Sergüzeşt’in trajik karakteri. Esir sözcüğünün ilk anlamı “savaşta karşı tarafın eline düşen kimse” olarak geçiyor. Burada ikinci anlamı, câriye. Kuşkusuz kadın olduğu için, yoksa bildiğimiz köle! Yaşamı o bildiğimiz kölelerden hiç de farklı değil. Onun gibi daha niceleri...

Aşk temasını yoğunca işleyen Sâmipaşazâde Sezâi, 1888’de yayınlanan tek romanıyla toplumsal (evrensel) bir soruna da değiniyor. Kitabın adı önce “Bir Esirin Sergüzeşti” imiş, “sansür kurulu” değiştirmiş. Romanda esir sözcüğü zorunlu olarak sıkça geçiyor; “ bâri adında, kapakta olmasın” mı demişler!

            Oradan oraya savrulan Dilber sonunda rahat edebileceği bir köşke gelir. Evet “köle”dir ama bu konumda câriye demek daha doğru. Fransızca bile öğretilir, müzik falan. Bir süre sonra on beş yaşına gelmiş buluyoruz Dilber’i dolayısıyla kadınsı özellikleri de belirginleşiyor. Dahası erkekler için! Evin Avrupa görmüş genç beyinin, Batıcı Celâl’in modelidir artık. Celâl onu kılıktan kılığa sokar; bunlar Batı kültüründen esinlendiği tarihî-edebî kimliklerdir. Ancak bir dilenci kılığında resmini yaparken Dilber’e çarpılır.

            Kadının sosyalleşmeye başlamasıyla roman sanatında da bir “aşma” görüyoruz. Hem yapısal hem bireyin psikolojik işlenişi olarak. Don Kişot’un Dulcinea’ya âşık oluşu gibi değildir. Varolan bir güzelliğe âşık olmuştur Celâl. Kızın dilenci kıyafetine düşen yıldırım da, yazarın zekâsını gösterir. Ne var ki ayrı sınıflardan, ayrı ülkelerden olan bu iki gencin kavuşması, toplumsal ahlâk hatta ne kadar varsa “sınıfsal estetik” değerler açısından da olanaksızdır. Dilber evden gönderilir; Mısır artık onun için yolun sonudur. Celâl ise mecnun olur, her yerde dilberini arar!

            Romanın başında bir İstanbul güzergâhı çizilir. Esircibaşı (Hacı Ömer) küçük kızı, satacağı bir eve (Mustafa Efendi) götürecektir ki bu, Dilber için karabasan olacaktır! Esircibaşının evi Tophane’dedir, yürüyerek Karaköy’e gelip Köprü’yü geçerler, oradan Beyazıt’a çıkarlar, Dilber ayakta zor durmaktadır. Neyse ki birazcık otururlar bir kahvede, herhâlde esircibaşı yorulmuştur. Oradan tramvayla Aksaray’a giderler. Akrasay’da da hat değiştirip Yüksekkaldırım’a “inerler”. Kızın satılacağı ev oradadır. O zaman Aksaray’da iki hat var. Tabiî bunlar atlı tramvay. Biri Topkapı’ya, surlara; öteki Samatya üzerinden Yedikule’ye gidiyor. Büyük bir olasılıkla da ikinci hat olmalı. Belki Samatya’ya da gelmeden önce Haseki’de, belki Cerrahpaşa Tepesi’ni aşınca falan. İnildiğine göre, sanki sâhile yakın. Küçük sâkin bir mahallededir ev; belki de öteki hattan gidiyorlar. Demek ki böyle bir semt–mahalle varmış. Ama şimdi o Yüksekkaldırım’ı bulabilirsen bul!  “Yüksek Kaldırım” dendiğinde, Karaköy’den Beyoğlu’na, İstiklâl Caddesi’ne çıkan yol gelir akla. Özellikle de müzik âletlerinin satıldığı dükkânlar! Romanda daha sonra Kadıköyü’nü göreceğiz; aşk’ın yeşerdiği bu İstanbul semtinde de Marmara’nın mavisini içimize çekeceğiz. Ancak bu “parlaklık” çok kısa sürecek, sonrasında oralarda Celâl dünyaya küs, şaşkın, biraz da meczup, ateşler içinde o güzel kızı arayıp duracak...

            Güzel bir roman Sergüzeşt, okuma hazzı veriyor. Anlayamadığım dahası garipsediğim Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 19 uncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi’nde (1949) Sâmipaşazâde Sezâi’ye dolayısıyla da Sergüzeşt’e bir başlık açmamış oluşu. Başka bağlamlarda romanın adı dört yerde geçiyor. Hepsi o kadar. Oysa Sadettin Nuzhet Ergun Edebiyat ve Edebiyat Tarihi Özü’nde (1939) bir paragraf da olsa yazardan, romanına ağırlık vererek söz etmiş. Az ama kitap da kısa bir tarihçe! İsmail Habib Tanzimattanberi Edebiyat Tarihi’nde (1940) yazara da romana da hatırı sayılır bir biçimde yer vermiş.

Daha sonraki benzer çalışmalarda (kaynak, başvuru), örneğin Cevdet Kudret Türk Edebiyatında Hikâye ve Roman’ın birinci cildinde (1965) romanı genişçe ele alır. Cevdet Kudret “romantizmden realizme geçiş” olarak tanımlar. Edebiyatımızda Sevdiğim Romanlar Kılavuzu’nda (2015) da Selim İleri şöyle diyor: “Ayrıca, yer yer savruk söyleyişle olsa bile, roman sanatının gereksindiği anlatım ilk kez bu eserde yakalanabilmiştir.”

             “Köle”lik sorununun, “yasak aşk”ın, anlatım zenginliğinin yanı sıra kendini fazlaca göstermeyen bir anlatıcı da buluruz. Evet yazar-anlatıcı, dönemin özelliği olarak yer yer karşımıza çıkar, daha çok düşüncesini söylemek içindir. Bu düşünce de çoğunlukla bir “olumsuzlama”nın belirtilmesi, altının çizilmesidir. Bu da tipik Tanzimat romanı özelliği. Ne var ki, hani nasıl denir, okurla da “yüzgöz” olma isteği pek görülmez! Bu anlamda romanımızdaki “anlatıcı”nın yirminci yüzyıla yol alan olumlu bir aşamasıdır.

            Kuşkusuz “aksaklıklar” var, yok değil ancak Sergüzeşt“modern romanımız”ın müjdesini veren yapıtlardan; bugün’den bakıldığında da okunmalı...

 

Vapur, 1. 12. 2017

           

 

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş