Şâirin ölümü:...

ŞÂİRİN ÖLÜMÜ: SEVİLMEK VE UNUTULMAMAK

 

 

Kimi yazarlar, şâirler ölüm temasını fazlaca işler; çocuklukta yaşanan bir travma, hayatı algılama, sanatsal bir fikirdir belki. Şâir-i Âzam diye tanımlanan Abdülhak Hâmit Tarhan da bunlardan biri. Yaşam süresi de 85 yıl (1852-1937). Yaşadığı dönemde, gerek Türkiye ve gerekse  dünya için ortalamanın epeyce üzerinde. Zâten romanda da ben ölümün üstesinden gelirimdiyor...

Kumkuma’da Selim İleri bizi “Ulu Şair” olarak da adlandırdığı Abdülhak Hâmit Tarhan’ın yaşamına, dönemine, çevresine ve ölümünden sonrasına götürüyor. Bir anlatıcımız var ama arkaplanda kalıyor; odaktaki anlatıcı, romanın da başkişisi olan Ulu Şâir’in kendisi. Ölümünden sonra Maçka Palas’a dönmüş, öteki anlatıcının ve kendisinin tanımıyla bir “hortlak”: susayan, acıkan vb. Geçmişe uzanıyor, çıkaramadıklarıyla birlikte kadınları, cinselliği, özellikle de son eşi genç Lüsiyen’i, edebiyat çevresi ile kalem arkadaşlarını, yaşadığı Maçka Palas’ı; şiirlerini, oyunlarını anımsıyor.

Ölümünün sonrasında ya da bugünün İstanbul’unda dolaşan Abdülhak Hâmit için, kuşkusuz unutuluşunu görmek, troylebüs, cep telefonu, Bebek’teki manasız kafeleri görmekten daha beter. Okul kitaplarında olamamak! Daha da kötüsü, ardından atıp tutanlar, çarpıtanlar, küçümseyenler, şiirlerini, oyunlarını yanlış değerlendirenler; anlamaz eleştirmenler, edebiyat tarihçileri! Dolayısıyla fesatlar, dedikodular kumkuması! Zâten romanın adı da bu.

Öte yandan romanda, edebiyat ve sanat dünyasının –şâirin bakış açısıyla– küçük bir resmî geçidi de yer alıyor: Sâmipaşazâde Sezâi, Recâizâde Mahmut Ekrem, Nâmık Kemal, Cenab Şâhabettin, Mehmet Âkif, Halid Ziya Uşaklıgil, Yakup Kadri, Ahmed Hâşim, Yahya Kemal, Ruşen Eşref, Mehmet Rauf, İsmail Habib (Sevük), Ahmet Hamdi Tanpınar, Nâzım Hikmet, Nihad Sâmi (Banarlı), Ahmet Muhip (Dıranas), Abdülmecid Efendi (Şeyhülislâm), İbrahim Çallı, Hâfız Burhan, Hamiyet (Yüceses), Yıldız (Kenter) vb...

Kuşkusuz yaşamında bıraktığı görkem de var; ardından benzer bir anılış da ama fesat, yalan yanlış yazılanlar, Ulu Şâir’i çok kızdırıyor. Hortlak ama Hamlet’in babası gibi değil, kaşarlı kanepe, pilâkî tadını unutamayan; yanında da komünist votka! Yazılanlarla boğuşuyor. Doğum günü bile farklı. Yaşamını çarpıtanlar. Yapıtlarının anlaşılmaması, başka başka yorumlanması, hele de kendi deyimiyle “liberte ve yoksullar”dan, toplumdan uzak durduğunun söylenmesi. Yapıtlarının “yeni dile” çevrilirken anlam’ın kayboluşu. Bunlar işte! Ya unutulmak! Katlanılması en güç olan bu değil mi? Hangi sanatçı için değil?

Nesnel gerçeklikte yaşananlar, yazılanlar özcesi “tarih” diye önümüze konanlar, Selim İleri’nin irdeleyici okuması ve biçemiyle romanda karşımıza çıkıyor. Ayrıca İleri kimi adları bire bir verirken kimilerini de bir anlamda “kod”luyor, gizliyor ve iz sürmemizi istiyor. Ya da istiyorsak iz sürme olanağı tanıyor. Yazınsal inceliklerden biri olan metnin bitişindeki 2004 tarihi ile metinde geçen 2004 tarihini ilişkinlendirmemiz de kaçınılmaz! Tüm bunlar, edebî dönüştürmenin, kurmacanın içinde; yâni romana dâhil...

“Kumkuma”, Ulu Şâir’in ölümünden sonra yapılanlar. Ne var ki Ulu Şâir’i de “hortlak” hâliyle kumkumaiçinde bulmuyor muyuz? Onunki belki hesaplaşma, sorgulama; öte yandan kıskançlığı, zayıflığı yok mu? Sona doğru, olmayan Maçka Palas’ta olmayan Abdülhak Hâmit ki Ulu Şâir, hezeyan içinde: sayıklama, didişme, bunalım, ölüm ve katıldığı bir cenazeyi anımsayışla kreşendo!

Bir anlatıcımız vardı ama dedik, en çok Ulu Şâir anlattı. Yine de ikisi iç içeydi. Acaba odak anlatıcı, Ulu Şâir’in hortlağı değil de “dünya hâlleri”nin ağır saldırısıyla zihni altüst olmuş, aklı uçuvermekte olan arkaplandaki anlatıcının, kendisini Ulu Şâir’in yerine koyması mı? Yâni tek bir anlatıcı mı var? Asıl sorun sanırım, Ulu Şâir’in (sanatçının) ölümünden sonraki arzusu: sevilmek ve unutulmamak!

 

(Cumhuriyet Kitap, 4 Ekim 2018)

 

 

 

 

 

 

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş