Sonbaharın İlk Adı

SONBAHARIN İLK ADI

 

Henüz başlangıcı sonbaharın. Yapraklar, yeni yeni terk ediyor ağaç bedenini; yollar henüz sararmadı.

Yine, bir Eylül gecesi, Boğaz’ın parıldayan sularına gizlice bakan bir pencerede...

Bir elimde kanlı bir Lorca şiiri, ötekinde uykusuzluk, bir dolunay gecesi; şairin dediği gibi:

 

İnsan aşklarının külüdür

 

Haşim’den uzanan bir sonbahar tutkusu, hem yazının hüznü, hem yazın...

Kolay mı, sonbaharsa zaman; aylardan Eylül:


Dönerken ufka donuk, kanlı bir ziyâ Eylûl

 

Eylül’de, Eylül neden sonbaharın ilk adıdır, eskiden daha mı serin oluyordu İstanbul geceleri?

Yoksa, çocukluğumuzun ıssız sokaklarında oynarken daha mı sıcaktı, Eylül geceleri?

Dolunay... Doğanın yazdığı, yalnızlıkların ve aşkların şiiridir, bir bakıma; şayet aşk ve yalnızlık, aşk’a adanmış o kitaptaki gibiyse:

 

       Aşk ne büyülü söz.

       Kaç âşık oldum, kaç yalnız kaldım?

 

Aşk-ı Memnu’da, yüreğinde ilk aşk titreşimlerini duyumsayan Nihal de, aşk şerbetini içtikten sonra yalnız kalmaz mı?

Üstelik, yüreğine düşen o ilk aşk titreşimlerini mehtaplı bir İstanbul gecesinde, hem de âşıkların diyarı adadayken, duymaz mı:

Nihal ile Behlûl adada yürürler. Behlûl aşkını anlatacaktır Nihal’e. Kim bilir, belki Behlûl içtendir o ân. Nihal ise tam anlamıyla bir saflıkla yıkanmıştır, baştan sona.

Yüreğinin atışları, bir aşk şiirinin görünmez dizeleridir.

Nihal karanlıktan korkar. Aslında onun korktuğu, belki de aşktır. Belki de sezgisel olarak “yakaladığı”, ileride başına gelecek olan “yalnızlıktır”.

Ne var ki, ay gecenin karanlığında yol açar:

 

“Bak, Nihal, senin karanlıkda korkduğuna vakıf oldukları için fener çekiyorlar.

Behlûl parmağiyle başlarının üstünde henüz donuk, üzerine pembe toz serpilmiş sarı kâğıtdan bir fener şeklinde duran ayı gösteriyordu.”

 

Eylül’ü İstanbul’da yaşamak ne kadar da güzel. Boğaz’ın ışıltısına gizli bir pencereden bakmak.

Dolunayı şarkılarla karşılamak.

Her ne kadar hüzün ise de sonbaharın gelişine şapka çıkarmak.

Düş dünyasının derinliklerinde kaybolup gitmek.

Sonsuzluğun içinde yitmek...

Sonbahara bir Haşim şiiriyle kadeh kaldırmak:

 

Bir taraf bahçe, bir taraf dere

Gel uzan sevgilim benimle yere.

Suyu yâkuta döndüren bu hâzan,

Bizi garkeyliyor düşüncelere...

 

Bu sonbahar günü, belki de yapılması gereken tek “şey”, yıllar önce yazılan o kitaptan küçük bir alıntı yapmaktır:

 

Zaten hüzünden hiç kurtulamadık ki... Her sevincimiz, her mutluluğumuz, hep hüzünle birlikteydi. Hep hüznü ve sonbaharı yaşadık.

Bir kitabımın adı olacak: Hep Sonbaharı Yaşadık. Bir özyaşam denemesi. Benim ve kentin. Sonbaharı yaşıyageliyoruz, ben ve kent.

Şimdi de bir sonbahar değil mi? Sen yoksun, ben ve kent hüzünlü ve dingin...

 

“İnsan aşklarının külüdür”, bir dizesiydi, Hulki Aktunç’un. Şöyle de diyebiliriz, bu sonbahar günü, Eylül’ün İstanbul’u sardığı şu gün, korkusuzca:

 

İnsan yalnızlıklarının da külüdür, âşık oluyorsa...

 

(Yaşamın Kendisidir Aşk, Özgür yay. 2008)

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş