Tersten esen...

CAN YÜCEL, TERSTEN ESEN SERT RÜZGÂR…

 

 

 

Can Yücel solcuydu, Marksistti, haksızlığa gelemezdi, emekten yanaydı, sözünü de esirgemezdi yâni tersten esen sert rüzgârdı. Can Yücel’in şiirleri, çevirileri yanı sıra anekdotları da edebiyatımızın bir parçasıdır. Anlatıla anlatıla bitmez. Yaşım, anıları aktarmaya geldi sanırım; kırk yıldır yazdığıma göre…

Can Ağbi ile çok yakın olmasak da hatırı sayılır biçimde, dostluğumuz  oldu. Daha çok Kuzguncuk onun mekânıyken, ben orada otururken, sabahları Çınaraltı büfesinde. Büfe o zaman küçüktü; şimdi büyüdü, kafe oldu. Aslında  biraz da Can Ağbi’nin adıyla büyüdü.

Doksanlı yılların başı, sabah on buçuk civarı, yandaki fırından poğaça alıp Çınarlatı’na geliyorum, çay ve gazeteler. Can Ağbi de orada. Babıâli’nin belini kırıyoruz; anılarını dinliyorum, kolej arkadaşlarından özellikle Ecevit’i; yazarları, olayları. Bilgisi besliyor, zekâsının kıvraklığına hayran kalmamak olanaksız. Ama hiç belleğimden çıkmayan ve hiç tahmin edemeyeceğim gözyaşlarıydı. Burada kısacık geçeyim; yaşanmış bir olayın ardındaki üzüntüsüydü, son derece kişiseldi, baba ve dede duygularıydı…

Çoğunlukla on bir civarı, orayı işleten kardeşlerden “özel içkisi”ni istiyor. Bu, taze portakal suyuna votka koyarak hazırlanıyor. Ona özel! Ölümünden sonra, kardeşlerden biri bunu açıklamıştı. “Biz içki satmıyoruz yalnızca Can Ağbi’ye veriyorduk” demişti. Bunlardan bir iki tane içiyor, kuşkusuz sabaha kadar çoktan alkol duvarını aşmış sevgi duvarını aştığı gibi...

Ününü biliyordum ama daha edebiyatın kapısını açmamıştım. 1978 yılında Konuk Yayınevi’nde çalışmaya başladığımda Bir Siyasinin Şiirleri’leri yayınevinin kitaplarının içindeydi; kitabı hemen okumuş, ne yazık ki tanışamamıştım. Konuk’ta Can Yücel’i hiç anımsamıyorum, denk düşmemişti. Yayınevi de o yıllar edebiyattan uzak yayın yapıyordu. Bir Siyasinin Şiirleri 1974’te yayınlanmıştı, yanılmıyorsam ikinci basımını da aynı yıl yapmıştı. 

İlk karşılaşma ünlü YAZKO dolayısıylaydı. Henüz kurumda sürekli çalışmaya başlamamıştım, dışarıdan iş yapıyorum. 12 Eylül faşizmi sürüyordu, ülke de basın-yayın da gözetim altında, baskı altındaydı. 1981 olmalı; YAZKO Kenter Tiyatrosu’nda bir imza günü düzenliyor. İmzacılar arasında Can Yücel de var; masalar fuayede, okurlar gelip sohbet edip kitaplarını imzalatıyor. Düzenlemede görevliyim. İmza saati çoktan bitmiş, yazarlar gitmiş, okurlar gitmiş; bir tek Can Ağbi oturuyor. Sanırım bir-iki okuru da yanında, sohbet ediyor, tahmin edeceğiniz gibi içkisinden yudumluyor… Salonu terk etmemiz gerek, oyun saati yaklaşıyor, tiyatronun görevlileri homurdanıyor. Bir türlü Can Ağbi’yi kaldıramıyorum, yazılarım daha yeni yeni, bir yazar olarak bilmiyor beni, bilse ne olacak, kalkar mı! Elimden gelini yapıyorum, YAZKO’nun genel müdürü Mustafa Kemal’i çok severdi, gerçi o yoktu ama onun adını falan kullananarak güç belâ kaldırabiliyorum. Ancak kalkmadan önce bir anısını anlatıyor. Birkaç yıl önce yine bir imzada, viskisini de içmiş, oturduğu yerden kalkmam demiş de sandalyesiyye alıp kamyona koymuşlar!

Çok kısa bir süre sonra YAZKO’da çalışmaya başlıyorum; Can Ağbi’nin de kitapları çıkıyor. Bir gün matbaaya gittiğimde, kitabının provalarını son kez gözden geçirirken, kendi kendine gülerek şiirlerini düzeltirken yakalıyorum… YAZKO’da sık sık karşılaşmıştık; böylece Kuzguncuk yıllarının sohbet kapısı da açılmış oldu.

Bu kez 1985 olmalı YAZKO’lu yıllar birçokları için bitmiş, yeni bir yayınevi kurmuşuz, bir görüşme için Gazeteciler Cemiyeti’nin lokalindeyim; ancak görüşeceğim kişi gelmiyor. Can Yücel, Mehmed Kemal ve Seyyit Nezir bir masada içiyor; beni de çağırıyorlar. Mehmed Kemal ile Can Yücel öğleden beri oradaymış, akşam da olmuş. Çocukluğundaki bir anısını paylaşıyor. Polis eve baskın yapmış, Hasan Âli Yücel’i alıp götürecek. Gecenin bir yarısı, herkes pijamalı. “Babam kapıyı açtırmadı anneme, bir dakika dedi” diyor Can Ağbi. “Sonra gitti pijamasını çıkarttı, kravatını taktı, ceketini giydi, gelip kapının tam karşısında durdu, şimdi aç dedi anneme. Kapı açıldı, polisler içeri doldu ama babam pantolonunu giymeyi unutmuş, donla.” Mehmed Kemal anlamadığımı sanıp, “altyapı yok, sosyal demokrasiye gönderme yapıyor diyor”! İkisi de o gün hem sevgi duvarını hem alkol duvarını aşmışlardı ama zihin, bellek yerindeydi.

Can Ağbi ile, YAZKO, Kuzguncuk ve TYS dolayısıyla seksenli-doksanlı yıllarda sohbet şansını epeyce buldum. Dilden dile dolaşan anekdotların bir kısımını ondan dinlemiş oldum. Birkaç anım daha var da, biriyle bitireyim. Kavram dergisini yönetiyorum; kardeşim Armağan da ara sıra yardım ediyor. Bir gün arkadaşıyla Can Ağbi ile meyhanede karşılaşmış; Can Ağbi’den dergi için şiir istemiş, o da iki kısa şiiri hemen orada yazıp vermiş (elyazması hâlâ kardeşimdedir). Biz de bunları (“Acel” ile “Boz”) Temmuz 1989 sayına göğsümüzü gere gere koyduk. Ancak aynı ay, Adam Sanat’ta da bu iki şiir var. Can Ağbi oraya da vermiş; anlaşılan yeniden yazmış. “Boz” aynı da “Acel”de bir iki küçük değişiklik yapmış. Sonra bu iki şiiri kitaplarına aldı ama Kavram’da yayınladığımız “Acel” o hâliyle hiçbir kitabında yoktur. Onun da bize özel armağanı!

Can Yücel’in “Özgeçmişim” adlı şiirini alıntılayarak, sevgi ve saygıyla:

Ben ömrümce muhalif yaşadım

Devletçe de menfi bir TİP sayıldım

Onun için kan gurubum

RH NEGATİF



(Cumhuriyet, "Pazar Eki", 12. 08. 2018)

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş