Ulaşılmaz olanın marazi çekiciliği

On Kadın, Bir Hayal

Ulaşılmaz olanın marazi çekiciliği

İnsan bazı şeyleri söylemeyi seçtiği için değil, onları belli bir biçimde söylemeyi seçtiği için yazardır, demiş Jean Paul Sartre.  On Kadın, Bir Hayal aslında  bu özelliğiyle günümüz romanına  yeni bir zenginlik getiriyor. Kurgusuyla ve arka planında romanla birlikte yürüyen bir arayışı da peşinde sürükleyen On Kadın Bir Hayal, bunları ustalıkla birleştirirken, okuyucuyu kendi serüvenine ortak ediyor. 

Siz, bir yandan karşılıksız aşkların yarattığı hüzün dolu derin kuyulara girip çıkarken, merakınızı diri tutan bir giz de size eşlik ediyor.

On Kadın, Bir Hayal, bir erkeğin yaşamının farklı dönemlerinde on ayrı kadına duyduğu ve hiçbiri mutlulukla sonlanmayan aşklar ve bu aşkların kadın kahramanları üzerine kurgulanmış bir roman. On kadın kahramanla büyüyen, değişen ve olgunlaşan bir erkeğin romanı. Bir tür  “novella”, kısa roman.  Atilla Birkiye, bu romanını bir başka romancı yazarın sözlerinden ilhamla kurguluyor. O niyet etmiş yapamamış.

Birkiye; Oktay Akbal’ın Batık Bir Gemi’deki; “On kadın seçmişim! ‘On kadın ve bir erkek’ diye bir romana başlamıştım. Öncekiler gibi bu da yarım kalmış. Bu gidişle de kalacak...” sözleri ile yola düşüyor.  Sözlerin izinden giderek yeni bir roman, edebiyatta örneklerine sıkça rastlamadığımız bir izlek yaratıyor. İstanbul’un Bakırköyü’nden başlıyor bu yol, Dubrovnik’e kadar uzanıyor.

Romanımızın kahramanı ilk lise yıllarıyla karşımıza çıkıyor ve biz onun imkansız her bir aşkıyla masumiyetini nasıl yitirdiğini de tanık oluyoruz. Daha on yedisindeyken, ilk cemrenin toprağa düşmesi gibi, kalbini deli gibi çarpıtan bir gençlik aşkına düşüyor. Yanıyor. Saf, tertemiz aşkıyla romantizme ilk adımlarını atıp, ilk kalp yarasını alıyor. Oysa liseli bir kıza duyduğu aşkı “mahcubiyeti haziranda açan gülün goncası” sözleriyle anlatırken, nasıl da naif.

İlk kalp yarasını biri açıp, bir başkası, sonra öbürü derken,  yaralar bir bir çoğalırken, kadınların özellikleri de değişiyor, meslekler, hırslar,  ikili üçlü ilişkiler, oyunlar, fiziksel çekicilikler devreye girmeye başlıyor. Kadınların yaşı büyüdükçe edaları daha bir kışkırtıcı oluyor, aklı başta, kalbi yerinde tutmak zorlaşıyor. Oyun bazlıklar, cilveler ve nazlar artıyor. Kahramanımız her açılan yaranın iziyle sanki daha da olgunlaşıyor, bir umutla “belki bir sonraki” diyor.  “Onunla mı başlamıştı aşk kırgınlıkları! Onunla mı başlamıştı şu bir türlü tanımlanamayan ‘hayatımın kadını’ ve beklemek”. Belki bir sonraki, hayatının kadını olacak, aşkına karşılık verecek, mutlu son olacak. Umuyor ve hep hayal ediyor. Bir umutsuz aşktan, bir başka karşılıksız aşka geçerken o da büyüyor, masumiyetini yitiriyor. Kadınların küçük oyunlarını kuralına göre oynamayı öğreniyor.

Proust “güzel kadınları sevmeyi hayalsiz erkeklere bırakın” demiş ya hani, bizim kahramanımız da hep güzel olan kadınlara aşık oluyor.  Hayalleri de var üstelik. Güzel oldukları için aşık olunması  pek de zor olmayan bu kadınların etrafında pervane oluyor. Üstelik güzel kadınların kendilerine ilgi duyan erkekleri her zaman yakınlarında tutmak istediğini bilerek, bu acımasızlığı kabullenerek, gönüllü oluyor. “Ulaşılmaz olanın marazi çekiciliği” diyerek, tanımlıyor tutkusunu. Her zaman o güzelliklere eklenecek ve aklını başından alan küçük yürek çarpıntıları bularak üstelik. Bir bukle, bir gülüş, hırçın bir bakış, küçük eller, simsiyah saçlar,  çocukça bükülen bir dudak hareketi, leylak gibi kokan bir ten, bembeyaz iki diz kapağı  ve  ah o gamzelerin dayanılmaz çekiciliği.

Atilla Birkiye, eserlerinde  zaman zaman karşımıza  çıkan, anlatıyı derinleştirmesine, gündelik söylemin dar kalıplarından çıkararak, ona bir varoluş meselesi katabilme zenginliği sağlayan Beşir Fuad ile “On Kadın, Bir Hayal” romanında da yol arkadaşlığı yapıyor. Kahramanımızın Dubrovnik’e uzanan serüveninde peşinden koştuğunun  Beşir Fuad mı, yoksa yaşanmamış aşklarının bıraktığı izler mi olduğu okuyucuları bekleyen bir giz. Okuyucuların gerçekliğin mi kurmacaya, kurmacanın mı gerçeğe dönüştüğünü merak etmelerini sağlayan bu anlatım zenginliğinde kim bilir belki siz de kahramanımızın Dubrovnik’te yarı karanlık bir odada, soluk, cilası gitmiş bir kutuyu ellerine alıp tam tutacakken, Beşir Fuad’a bu kadar yaklaşmışken ruhunun iki duvar arasında nasıl sıkıştığını içinizde duyumsayacaksınız. Karşılıksız aşklarında olduğu gibi çok yakınına gelip, bilinmeyen bir uzağa düşmenin ne demek olduğunu da hissedeceksiniz.

“Yaşanmamış aşklar nasıl da iz bırakıyor hayata” diyen kahramanımızın on kadınla birlikte bu uzun yolculuğuna eşlik etmek isterseniz “On Kadın, Bir Hayal”i okumalısınız.

Okudukça, on kadının her biriyle tanışacak, geride bıraktıkça birer birer silikleştiklerini de göreceksiniz. Her biri “solgun bir gül olacak, dokununca”. Geriye yalnızca hayal kalacak.

Bir hayal.

Füsun Öztürk Baysan

 

(Bu yazının bir kısmı, Dünya Kitap Eki’nde yayınlandı, Mayıs 2015)

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş