Uyumsuz Bireyin...

UYUMSUZ BİREYİN “SAÇMANIN DÜNYASI”NDA

BİR “VEBALI GİBİ” KONUMLANDIRILIŞI

 

 

 

 

 

xx. yüzyılın, hiç kuşkusuz ki en büyük yazarlarından biridir, Albert Camus. xx. yüzyılda benzersiz bir yeri olan Yabancı (L’Etranger, 1942) romanının kahramanı Meursault, bir anlatı karakteri olarak “saçmanın dünyası”nda her şeye karşın “mutlu”dur.

Roman, Fransız sömürgesi olan ve yaklaşık bir milyon Avrupalı’nın yaşadığı Cezayir’in Cezayir kentinde geçer. Sıradan, yoksul ve yalnız bir memur olan Meursault’nun, bugünden bakıldığında trajikomik öyküsüdür. Ancak sorun bu kadarla kalmaz; Camus, Yabancı’da saçma (absurde) bir dünyanın uyumsuz insanı üzerine felsefi bir “derinleşme”ye gitmiştir. Nitekim, romandan hemen sonra yayınlanan ünlü Sisyphos Söyleni (Le Mythe de Sisyphe, 1942) adlı deneme kitabında işte bu uyumsuz insanı ve saçma dünyayı açımlar.

Dilimize de girmiş, bazen her ikisi tek bir anlamı karşılayarak kulanılan “saç­ma” ve “uyumsuz” tanımlarının/kavramlarının, Camus ile dünya kültüründe yal­nızca “dilsel” bir sorunsal değil, praksise ilişkin “felsefi bir katogeri/sorun­sal” olarak tartışmaya başlandığını söylemek sanırım yanlış olmaz.

Bence bu bağlamda “saçma” ile “uyumsuz”u farklı farklı kullanmak gerekir dilimizde. Meursault uyumsuz bir kişidir; ama saçma bir düyanın uyumsuz ki­şisidir! Öte yandan bakıldığında yani saçmanın dünyası diye tanımladığımız durumdan bakıldığındaysa, Meursault “hastalık”lı (kimine göre kötü, kimine göre zavallı) bir bireydir!

Ne var ki romanda tersinmeci bir bakışla sorgulanan “hastalıklı” olan aslında “kim/ne”dir? Romanın yayınlandığı yıllarda Avrupa, Nazi dehşetiyle sarsılmak­­tadır; milyonlarca insanın öldüğü, yüzyıllarca uygarlığın simgesi olan kentlerin üzerine binlerce ton bombanın atıldığı yıllardır!

 

 

Yabancı

Yabancı’yı, “dünya karşısındaki adam” olarak tanımlayan ünlü Fransız düşünür ve yazar Jean-Paul Sartre Yabancı’nın Açıklaması adlı makalesinde, bu roman için şunları yazar:

“Bay Camus’nün Yabancı’sı daha baskıdan çıkar çıkmaz büyük bir ilgi gördü. Herkes bunun ‘ateşkesten beri yazılmış en iyi kitap’ olduğunu yineliyordu. O günün yazınsal üretimi içinde, bu roman da bir yabancı’ydı. Sınırın öte yanın­dan, denizin öte yakasından geliyordu; o kömürsüz keskin ilkbaharda, ildışı bir harika gibi değil, ondan gereğinden çok yararlanmış kişilerin bıkkın içli dışlılığıyla bize güneşten sözediyordu; eski yönetimi bir kez daha ve kendi elle­riyle, gömmekle de içimizde saygısızlık duygusu uyandırmakla da uğraşmı­yor­du; onu okurken, eskiden de kendi başlarına değerli olma, başka bir şey kanıtlamama savında yapıtlar yazıldığını anımsıyorduk. Ancak, bu bedelsizliğe karşılık, roman oldukça belirsiz kalıyordu: anasının ölümünden bir gün sonra ‘denize giren, kuraldışı bir ilişkiye başlayan, gülünç bir film seyredip gülen’, ‘güneşten ötürü’ bir Arap’ı öldüren ve idamından bir gün önce, ‘eskiden de, o gün de mutlu olduğunu’ öne süren, ‘nefret çığlıklarıyla kendisini karşılamak’ üzere idam sehpasının çevresinde pek çok insanın birikmesini dileyen bu kişi­yi nasıl anlamalıydık? Kimileri: ‘budalanın, zavallının biri bu’ diyordu; daha çok etkilenmişlerse: ‘suçsuz bu adam’ diyorlardı. Ancak, söz konusu suçsuzluğun da ne anlama geldiğini anlamak gerekiyordu.” (s. 81-82)

Meursault’nun annesi ölmüştür. Parasızlıktan gerekli bakımı gösteremediği için, annesini Cezayir kentine birkaç saat uzaklıktaki bir ihtiyarlar yurduna ya­tırmıştır. Meursault da işinden izin alarak annesini gömmeye gider. Buradaki bir günlük davranışları “yadırganır” (ki onun daha sonra tüm davranış biçimi sorgulanacaktır).

Roman hızla ilerler, Meursault aynı evde oturan ve kısa bir süre önce tanıştı­ğı Raymond ile onun bir arkadaşının (Masson) sahildeki evine gider bir pazar günü. Meursault’nun sevgilisi Marie de vardır yanlarında. O gün üç erkek dolaşırken, Raymond’un metresinin kardeşleri iki Arap ile sahilde kavga eder. Araplar bıçak çekmiştir. Daha sonra Raymond yanına silah alır ve silahı Meur­sault’ya verir. İşler yatışmış görünürken kahramanımız tek başına sahilde yürü­yüşe çıkar. Hava son derece sıcaktır, yürür; yaptıkları bir bakıma bilinçsizcedir. Daha sonra Arap’ın bulunduğu yere gelir. Arap ona bıçağını gösterir, güneş te­pede kızgın bir biçimde yanmaktadır ve Arap’ın bıçağında parlar. Meursault adamı öldürür.

Böylece romanın ikinci bölümü olan yargılama bölümü başlar. Ama Meur­sault Arap’ı öldürmekten çok davranışlarından, özellikle annesinin ölüm günü yaptıklarından dolayı yargılanmaktadır.

 

 

“Uyumsuz” Meursault!

Jean-Paul Sartre, Meursault’nun kimliği üzerinde, Yabancı’nın Açıklaması’nda şu gözlemlerde bulunur. (Bazı çevirilerde “saçma” olarak tanımlanmıştır, Meur­sault.)

 “Bay Camus, birkaç ay sonra yayımlanan Sisyphus Efsânesi’nde yapıtının tam yorumunu verdi bize: kahramanı ne iyi, ne kötü, ne aktöreli [iyi ahlaklı] ne de aktöresizdi. Bu değer ölçüleri ona uymuyordu: o, yazarın saçma adını verdi­ği özel bir türe giriyordu. Yalnız bu sözcük Bay Camus’nün kaleminde birbirin­den ayrı iki şeyi göstermektedir: saçma, hem olgusal bir hal, hem de kimilerin bu halle ilgili açık seçik bilincidir. Temel bir saçmalıktan, hiç şaşmadan gerekli sonuçları çıkaran adam “saçma”dır. Burada swing yapan gençliğe “swing” adını verdiğimiz zamanki anlam kayması vardır. Peki öyleyse, olgusal bir hal, bir ilk veri olarak saçma nedir? İnsanla dünyanın ilintisinden başka bir şey de­ğil. İlk saçmalık, her şeyden önce, bir kopmayı, boşanmayı dile getirmektedir: insanın birlik özlemiyle akıl ve doğa ikiliği, insanın ölümsüze doğru atılımıyla varoluşunun “bitimli” niteliği, özünü oluşturan “tasa” ile çabaların boşluğu arasındaki kopma. Ölüm, doğrularla varlıkların indirgenmez çokluğu, gerçekliğin akılla kavranmazlığı, rastlantı, bunlardır işte saçmanın kutupları.” (s. 82)

Aslında Meursault tüm sakinliğine, sıradanlığına karşın “mutlu”dur. Yaşam­dan beklentisi, yaşadığı çevre, işi, içinde bulunduğu durumdan fazlası değildir; her ne kadar parasızlık çekse de. Nitekim romanın başlarında, patronu bir gün onu bürosuna çağırır. Paris’te yeni bir büro açılacaktır ve işi Meursault’ya tek­lif eder. Böylece birçokları için bir yükselme, güzel bir “hayal” olan Paris’te yaşama olanağına da kavuşacaktır. Hayatını değiştirecektir. Ama Meursault işi geri çevirir. Çünkü onun için, insan, hayatını değiştiremez ve herkesin hayatı birbirinin aynıdır. O hayatından hiç de şikâyetçi değildir. Masasının başına gittiği zaman zihninden geçen sözcükler şunlardır: “Onu kırmak istemezdim ama hayatımı değiştirmek için de bir neden göremiyordum ortada. İyice düşünülürse, hiç de mutsuz değildim hani. Öğrenciyken bu çeşit birçok tutkum vardı. Ama okumamı yarıda bırakmak zorunda kalınca, çok geçmeden anladım ki bütün bunların gerçek bir önemi yokmuş.” (s. 46)

Roman küçük küçük, ayrıntılarda gizli bir “hastalık” betimlemesiyle başlamıştır aslında. Meursault ihtiyarlar yurduna geldiği zaman annesinin ölüsünün başında bekler, kadın hasta bakıcının frengili olduğunu anlatır anlatıcı. Daha sonra yurdun geleneği gereği ölünün başında bekleyen öteki yurt sakinleri ki hepsi yaşlıdır, hastalıklı bir durumu imler. Özellikle annesinin “nişanlım” dediği ve cenazeye katılmasına izin verilen M.Pérez topallamaktadır.

Meursault’nun kaldığı evin sakinlerinden Salamano ve köpeği de benzer bir durumdadır. Köpekte “kızıl” denilen bir deri hastalığı vardır, bütün tüyleri dö­külmekte, gövdesinde siyah kabuklar meydana gelmektedir. Adam sekiz yıldır beslediği köpeğininki gibi bir görüntüdedir. Yüzünde kırmızı renkli kabuklar vardır; saçı sakalı seyrekleşmiştir. Köpek de efendisi gibi kamburlaşmış, burnu uzamıştır, vb. (Ayrıca bizzat Camus’nün de verem hastası olduğunu bu yüzden zaman zaman eğitiminin engellendiğini de ekleyelim.)

 

 

 

Oyunun Kuralları

Mahkeme sahnesi bir şova dönüşür. Camus hiç kuşkusuz ki bir alt metin olarak yargıyı, dolayısıyla da ölüm cezasını sorgulamaktır. Zaten ölüm cezası “giyotin”le gerçekleşmektedir. Bu saçma bir durumdur, aslında Meursault’nun yargı­lanma biçimi de saçmadır. Artık Arap’ı öldürmekten çok, davranışlarının gene­le uymaması, yaygın ahlak anlayışının, örf ve adetlerin dışında oluşuyla yargılanır. Uyumsuz bireyin ölüme doğru yol alışının “gerçek” nedenleri bunlardır.

Rastlantılar ve “aşırı sıcak” onu bir adamı öldürmeye itmiştir. Ama özellikle savcı olaya bambaşka anlamlar yükler. Meursault’nun kimliğine inmeden, onun gerçeğini anlamaya çalışmadan işlenen “suç”un yasaya (dahası buna da otorite demek gerekir) göre karşılığı adeta bir “postula”dır. Yani ilk-gerçek; yadsınması olanaksız, kabul edilmiş bir olgu!

Çünkü Meursault, Raymond’u kırmamak için metresine onun ağızından bir tehdit mektubu kaleme almıştır. Doğru, mektubu Meursault yazmıştır; ama, bunda ne savcının yüklediği anlam vardır ne de jüri üyelerinin bakışlarında ifadesini bulan “kötülük”!

“Savcının sırtı bana dönüktü. Yüzüme bakmadan ‘Sayın başkanın izniyle bir şey öğrenmek istiyorum, acaba kaynağa tek başına fellahı öldürmek kastıy­la mı gitti?’ dedi. ‘Hayır’ diye karşılık verdim. ‘Öyleyse niçin yanında silahı vardı ve özellikle niçin döndü?’ dedi. ‘Rastlantıyla,’ diye karşılık verdim. Sav­cı kötü bir tavırla, ‘Şimdilik bu kadar,’ dedi.” (s. 85)

Kimi tanıklar davranışlarının garipliğini, tuhaflığını savcının istediği biçimde dile getirirken, lokantacı Céleste, Raymond, Marie gibi onu yakından tanıyan kimi tanıklar da onun iyi bir insan olduğunu, erkek adam olduğunu, dürüst bir adam olduğunu vb. ifade etse de savcı saçmanın dünyasının başaktörü olarak istediği gibi at koşturmaktadır.

“…Marie hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı ve ‘İşin aslı böyle değil, başka şeyler de var. Bana düşündüklerimin zorla tersini söylettiniz!’ diye söylendi, beni iyi tanıdığını kötü bir şey yapmadığımı ekledi. Fakat, başkanın, bir işaretiyle, mübaşir onu alıp götürdü ve duruşmaya devam edildi.” (s. 91)

Bir durum olarak saçma, tikel bir durumda yani mahkeme durumunda evren­sel bir tema olarak karşımıza çıkıyor. Bunun en önemli göstergesi de sanırım, yine bir tanık sonrası Meursault’nun avukatının şu sözlerinde:

“…Avukatım da cüppesinin kollarından birini sıvayarak kesin bir tavırla, ‘İş­te, bu davanın aynası! Her şey doğru, ama hiçbir şey doğru değil!’ dedi.” (s. 88)

Evet, doğru; ama doğru olan ne? Meursault’nun dünyası farklı bir dünya ve o farklı bir kişi. Acaba Meursault öteki insanlar gibi davransaydı, hele hele mah­kemede pişmanlık göz yaşları dökseydi, olmadığı gibi olsaydı, savcıya yalvar­saydı, yine de giyotin’e gidecek miydi?

“Savcı: ‘İşte baylar,’ dedi, ‘bu adamı, yaptığını gayet iyi bilerek adam öldür­meye yönelten olayları, huzurunuzda bir bir gözlerinizin önüne serdim. Bu konuda direniyorum. Çünkü, bu, bilinçsizce bir davranış değil. Bu adam, baylar, zeki bir adamdır. Kendisini dinlediniz, değil mi? Yanıt vermesini biliyor. Sözcüklerini tartmasını biliyor. Ne yaptığımı bilmiyorum, diyemez.’

“Dinliyordum. Bana zeki dediklerini duyuyordum. Yalnız şunu anlamıyor­dum: herhangi bir kimsedeki erdemler, nasıl oluyordu da bir suçlu aleyhine ezici bir kanıt olabiliyordu. Artık savcıyı dinlemedim. Neden sonra şu sözleri kulağıma geldi: ‘Bari pişmanlık gösterseydi. Ama ne gezer, baylar! Sorgu sırasında bu adam bir kerecik olsun o iğrenç cinayetinden üzülmüş görünmemiştir.’ Sonra bana döndü ve parmağıyla beni göstererek, durmadan suçladı. Doğrusu bunun nedenini pek anlayamadım. Kuşkusuz bu adam haklıydı. Bunu kabulden kendimi alamıyordum. Yaptığımdan pek pişman değildim. Ama ada­mın bunun üzerinde böylesine durmasına şaşıyordum. Ona, içtenlikle, hatta sevgiyle anlatmak istiyordum ki, ben hayatımda hiçbir zaman gerçekten pişmanlık nedir duymamışımdır.” (s. 95-96)

Üstelik Meursault’nun annesini de sevdiği anlıyoruz. Ayrıca annesini sevme­mesi ya da kötü bir evlat olması onu suçlu durumuna sokar mı? Ya da suçunu pekiştirir mi, ağırlaştırır mı?

Artık oyunun sonuna gelinmiştir. Savcı jüriden, parmağıyla gösterdiği “bu adamı” ölümle cezalandırmalarını, hiç acımamalarını ister. Başkan Meursault’ ya söz verir. Kahramanımız şaşkınlığını, durumun garipliği içindeki eylemsiz­liğini korumakta ve geçen olayları izlemektedir. Ne diyeceğini bilememektedir aslında. Çünkü onun için tüm bunların hiçbir anlamı yoktur, son derece yalındır durum. Bıçakta parlayan güneş!

“Ayağa kalktım. İçimden birşeyler söylemek geliyordu. Biraz gelişigüzel ko­nuştum ve ‘Arap’ı öldürmek niyetinde değildim,’ dedim. Başkan bunun bir iti­raf olduğunu, zaten şimdiye kadarki savunma biçiminden bir şey anlamadığını, avukatımı dinlemeden önce, beni suç işlemeye iten nedenlerin neler olduğunu kendi ağızımdan duymak istediğini söyledi. Sözcükler dilime dolana dolana, hem gülünç olduğumu bile bile, bir nefeste, ‘Buna güneş neden oldu,’ diye kar­şılık verdim. Salonda gülüşmeler oldu.” (s. 98)

Meursault’yu suça iten nedenler onun kötü bir evlat oluşundan (zaten değildir), annesinin ölümüne karşı kayıtsız kalışından, ölüsünün başında hasta bakıcının ikram ettiği sigara ve sütlü kahveyi içişinden (aslında başında bekleyen öteki yaşlılar da içmiştir), ertesi gün bir kadınla sevişmesinden, Fernandel’ in komik bir filmine gitmesinden değildir; bir anlık bir durumdur ki bunu anlamak hiç de güç değildir. Ne var ki nasıl “giyotin” kesin bir durumu imliyorsa, yukarıda sayılan Meursault’nun davranışları da aslında toplum için kesin bir “suç” durumunu imlemektedir.

Böylece Meursault mahkeme salonunda bulunanların büyük bir çoğunluğunun, jüri üyelerinin, başkanın, savcının, hatta basından izleyen halkın çoğunlu­ğunun gözünde bir “veba”lıdır sanki…

Kuşkusuz ki Camus saçmanın dünyasında yer alan uyumsuz bir kimliğin felsefesini yapmaktadır. Ama, öte yandan da farklı bir “okuma”yla, Meursault’ da veba gibi iyileştirilemez bir hastalık olduğunu; onun üzerindeki bakışlardaki tiksintide buluruz.

 

 

Veba

Camus’nün, kimi eleştirmenlere göre, en büyük romanı, ıı. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında kaleme aldığı Veba’dır (La Peste, 1947). Bu romanında so­mut bir hastalığı, somut bir salgını anlatır. Günce biçiminde yol alan roman şöyle başlar:

“Bu güncenin konusunu oluşturan ilginç olaylar 194.’te Oran’da meydana geldi. Genel düşünceye göre biraz sıra dışı olduğundan bu olayların geçebileceği yer burası değildi. İlk bakışta Oran gerçekten de sıradan bir kent, Cezayir’in Fransız ilinden başka bir şey değildi.

“Kentin kendisi de, itiraf etmek gerekir, çirkindir.” (s. 9)

Kent çirkin ve sakindir, ama birdenbire bir veba salgını başgösterir, kenti aylarca süren dehşetengiz bir hal alır. Ölüm ve ölüm korkusu her yerdedir.

Veba salgını insanlık tarihinde büyük yıkımlara, zaman zaman çok sayıda insanın ölümüne neden olan salgınlara yol açmıştır. Hastalık iö x-ıx. yüzyıllara kadar uzanmaktadır. xıv. yüzyılda Avrupa’ya yayılan ve Kara Ölüm olarak adlandırılan salgında Avrupa’nın nüfusunun dörtte birinin (yaklaşık 25 mil­yon kişi) öldüğü saptanmıştır. 1664’te Londra’daki salgında 70 bin insan ölmüştür ki bu sayı yaklaşık kentin altıda biridir. 1894’te Kanton ve Hong Kong’ da ortaya çıkan salgın yaklaşık 100 bin kişinin ölümüne, 20 yıl süresince Çin’ in limanlarından dünyaya yayılarak 10 milyondan fazla insanın ölümüne neden olmuştur.

Veba insanlık için her zaman (günümüzde bile, her ne kadar uzak da olsa), korkulu bir rüya olagelmiştir. Belki bir deyim olarak yaşıyordur günümüzde ama derin izler bırakmıştır. Zaman zaman tiraji-komik durumlar da ortaya çık­­mıştır; örneğin xvı. yüzyıl sonunda Londra’daki Püritenlerin tiyatro düşmanlığı gibi. Sevda Şener kitabında bunu şöyle örneklemektedir:

“…İngiltere’de Rahip T. Wilcocke, 1577’de verdiği bir vaazda, kalabalıkların doldurduğu tiyatroların Londra’nın budalalık ve savurganlık anıtı olduğunu ileri sürüyor, veba salgını dolayısı ile tiyatroların kapatılmasına değinerek, bu önlemin hastalığı ancak geçici olarak önleyebileceğini, hastalık nedenini ortadan kaldırmayacağını, çünkü asıl nedenin insanların günahı olduğunu ve bu günaha oyuncuların yol açtığını, dolayısıyla veba hastalığına tiyatronun neden olduğunu söylüyordu. Bu ve buna benzer suçlamaların etkisi ile oyunla­rı da, oyuncuyu da, seyirciyi de denetim altında tutacak bir devlet sansürü gelişti.” (s. 78)

Nitekim Camus, romanın başkahramanı Doktor Rieux’nün zihninden, geçmişteki salgınların unutulamaz yıkıcı etkisini bir görüntü olarak bize verir:

 “Doktor hâlâ pencereden bakıyordu. Camın dışında ilkbaharın serin göğü, odada çınlamasını sürdüren sözcük: Veba. Sözcük, bilimin ona yüklediği özel­likleri kapsamıyordu yalnızca; olağanüstü bir dizi görüntüyü de kapsıyordu; bu saatte orta karar bir hareketlilik içinde, gürültüden çok uğultunun duyuldu­ğu, aynı anda hem mutlu hem tasalı olunabilirse eğer, özetle mutlu diye nitele­nebilecek, sarı ve gri renkli bu kentle hiç bağdaşmayan görüntüler. Ve öylesine barışla dolu ve öylesine kayıtsız bir dinginlik eski felaket görüntülerini pek de güçlük çekmeden yok sayıyordu; vebaya bulanmış ve kuşların terk ettiği Atina, sessizce acı çekenlerle dolu Çin kentleri, Marsilya’da sızıntı içindeki bedenleri çukurlara üst üste gömen zindan hükümlüleri, Provence’da vebanın deli rüzgâ­rını durdurması için inşa edilen büyük duvar, Yafa ve o iğrenç dilencileri, Kons­­tantinopolis hastanesinin ezilmiş toprağına yapışmış nemli ve çürümüş yataklar, kancalarla yerinden çekilen hastalar, Kara Veba sırasında hekimlerin mas­keli karnavalı, canlıların Milano mezarlığında birleşmeleri, korku içindeki Londra’da ölü taşıyan el arabaları ve her yerde, her zaman insanın bitip tükenmez çığlığıyla dolu geceler ve gündüzler. (…) Doktor Rieux, Lucretius’un sözünü ettiği ve hastalığın şaşkına çevirdiği Atinalıların denize karşı yığdıkları şu odunları düşünüyordu. Gece boyunca buraya ölüleri taşıyorlarmış, ancak yer yetmiyormuş ve hayatta kalanlar sevdiklerinin cesetlerini buraya koyabilmek için, onları bırakmaktansa kanlı kavgalara girişerek, ellerindeki meşalelerle birbirine vuruyorlarmış.” (s. 41-42)

 

 

Nazizm Gibi

Veba romanında Camus, Avrupa’daki faşizmi, savaşı, işgal edilen kentleri, örneğin Paris’i, nazizmin tiksindirici vahşetini de metaforik olarak ele alır. Nazizm de insanlık tarihinde veba gibi kalıcı izler bırakmıştır. Avrupa ölüm korkusu ve ölümle doludur. Aylarca giriş ve çıkışların yasaklandığı, aylarca karantina altında kalan Oran kenti gibi.

“16 Nisan sabahı” Doktor Bernard Rieux, muayenehanesinden çıkar, her günkü hastalarını ziyaret edecektir; ancak apartmanın sahanlığında ölü bir fareyle karşılaşır. O anda fazla önemsemeden hayvanı ayağıyla iter ve merdiven­leri iner. Ancak sokağa geldiğinde farenin orada olmaması gerektiği aklına ta­kılır ve kapıcıya haber vemek üzere geri döner. Bu ilk belirtidir. Bundan sonra fare ölüleri artar, giderek hastalar bir bir kendini gösterir ve hızla çoğalır; ölüm­ler başlar. Ölümler artar.

Valilik, pek sesini çıkartmaz, panik yaratmak istemez. İş bürokrasidedir, önlem almak için ağır ilerlenmektedir. Tıpkı nazizmin Almanya’da iktidara geli­şi gibi, bazı çevreler eylemsizliği seçer. Ama Doktor Rieux ve yaşlı Doktor Cester durumu çoktan kavramıştır.

Hızla artan ölümler sonucu bir süre sonra, veba tanısı kesinlik kazanmıştır; ve salgın birdenbire kentin üzerine ölüm saçan bir kara bulut gibi çökmüştür.

“‘Veba’ sözcüğü ilk kez ağıza alınıyordu. (…) Gerçekten de felaketler ortak bir şeydir, ancak başınıza geldiğinde inanmakta güçlük çekilir. Dünyada savaşlar kadar vebalar da meydana gelmiştir. Vebalar da, savaşlar da insanı hazırlıksız yakalar. Kentliler kadar, Doktor Rieux de hazırlıksızdı; böylece onun kararsızlıklarını anlamalıyız. Onun endişe ve güven arasında sıkışıp kalmasını da böylece anlamalıyız. Bir savaş patladığında insanlar: ‘Uzun sürmez bu çok aptalca!’ derler. Ve kuşkusuz bir savaş çok aptalcadır, ancak bu onun uzun sür­mesini engellemez. Budalalık hep direnir, insan hep kendisini düşünmese bunun farkına varabilirdi. Bu açıdan burada oturanlar da herkes gibiydi, kendilerini düşünüyorlardı; bir başka deyişle hümanisttiler; felaketlere inanmıyorlardı. Felaket insana yakışmaz, onun için felaket gerçekdışıdır, geçip gidecek kötü bir rüyadır, denir. Ancak her zaman da geçip gitmez, kötü rüyalar arasında insanlar geçip gider.” (s. 39)

Kentin giriş çıkışları yasaklanır, sıkıyönetim ilan edilir. Haberleşme sıkı dene­­tim altındadır. Adeta kent halkı bir sürgün yaşamaktadır. Ancak bu, “çoğunlukla kendine sürgün”dür. Böylece kent halkı için ölüm tehditi altında günübirlik bir yaşam başlamıştır; ve “gökyüzüne karşı yapayalnız yaşamayı kabul etmek zorunda” kalmışlardır.

Yabancı ile Veba romanları arasında organik bir bağ yok gibi görünmektedir. Ne var ki, Veba’da somut bir hastalık ele alnırken, Yabancı’da yukarıda da be­lirttiğim gibi genelin gözünden Meursault’nun durumu bir hastalık ifade ediyordur. Camus’nün ele aldığı “saçmanın dünyası” da roman gerçekliğinde “vahim” bir hastalık durumudur!

Bununla birlikte Camus, Veba romanında açık bir biçimde Yabancı’ya gönderme yapar. Bu hem metinlerarası ilişkiyi gösterir hem de her iki romanın içeriğinin/tezinin o kadar da birbirinden uzak durmadığını işaret eder:

“Hatta Grand tütüncü kadının dükkânında tuhaf bir sahneye tanık olmuştu. He­yecanlı bir konuşmanın ortasında, kadın Cezayir kentinde halkın diline düş­müş yeni bir tutuklama olayından söz etmişti. Bir kumsalda bir Arap’ı öldürmüş, ticaretle uğraşan bir memurdu söz konusu.

“-Tüm bu ayaktakımını hapse atsalar, demişti tütüncü kadın, namuslu insanlar rahat bir nefes alabilirdi. Ancak tek bir söz etmeksizin kendisini dükkandan dışarı atan Cottard’ın beklenmedik bu öfkesi karşısında sözünü kesmek zorun­da kalmıştı. Grand ve satıcı kadın elleri kolları havada onun çıkıp gitmesine baka kalmıştı.” (s. 54-55)

Başta Doktor Rieux karakterinde olduğu gibi özellikle bir “kaybeden” olan Tarrou da önce kentten kaçmak isteyen ama, sonra kalan gazeteci Rambert de vebaya karşı gönüllü bir mücadeleye başlarlar. Gönüllüler canla başla savaşır. Geriletme şansının çok az olmasını bile bile. Bu gönüllüler, Paris’in Nazi işga­li sırasındaki “direnişçi”leri işaret eder.

Kent aylar boyunca vebanın ölümcül etkisiyle kırılır. Ölülerin ve hastaların yanı sıra; kavgalar, kaçış planları, karaborsa, endişe, korku, hırsızlık, yağma, talan vb. durumlar ile bunlara karşı alınan önlemler kentin doğal yaşamı olur. Öte yandan psikolojik durumları da sık sık okuruz:

“…örneğin, insanın sevdiğinden ayrılması gibi bireysel bir duygu birdenbire, ilk haftalardan başlayarak, tüm bir halkın duygusuna dönüştü ve korkunun da etkisiyle, bu uzun sürgün döneminin başlıca acısı oldu.” (s. 65)

 “…En önemli duygu ayrılık ve sürgündü, bir de bu duyguların içerdiği korku ve başkaldırı. İşte bu nedenle anlatıcı, sıcağın ve hastalığın bu doruk noktasın­da genel durumu anlatmayı uygun buluyor, örnek vermek gerekirse, hayattaki yurttaşların şiddeti, ölülerin gömülmesi ve ayrı düşmüş sevgililerin acısı.” (s. 153)

Her zaman olduğu gibi “saçmalık durumu” komiklik boyutuyla da ortaya çıkar:

“Yetkililer görev başında ölen gardiyanlara madalya vermeyi düşünerek bu herkesin eşit olduğu yere boşu boşuna bir hiyerarşi getirmeye çalıştılar. Sıkıyönetim ilan edildiğinden ve belli bir açıdan, hapishane gardiyanları da silah altına alındığından, kendilerine öldükten sonrası için bir askerlik madalyası verildi. Ancak tutuklulardan tek bir protesto gelmese de, askeri çevreler bunu iyi karşılamadılar ve haklı olarak kamuoyunda üzücü bir karmaşa yaratabileceğine dikkat çektiler. Onların isteğine uyuldu ve en basit çözüm olarak, ölecek olan gardiyanlara salgın madalyası verilmesini düşündüler. Ama ilk gardiyanlar için olan olmuştu ve kendilerine takılan nişanı geri almak düşünüle­mez­di bile, askeri çevreler ise kendi görüşlerinde direttiler. Öte yandan, salgın madalyasıyla ilgili olarak, askeri bir nişanın verilmesinin getirdiği moral etkiyi sağlamamak gibi bir sakıncası vardı, çünkü salgın döneminde bu türden bir nişan elde etmek sıradan bir şeydi. Kimse hoşnut değildi.” (s. 155)

Yaklaşık bir yıl sonra, binlerce insanın ölümden sonra (Tarrou da son anda hastalıktan ölür), onca ruhsal bozukluklardan sonra (Cottard çıldırır), salgın biter; kent bir süre sonra kapılarını açar. Ayrılanlar kavuşur, yiyecek sıkıntısı biter, kent “eski yaşamı”na yavaş yavaş dönmeye başlar. Ne var ki veba denen hastalık öyle kolay kolay gidici değildir. Romanın son satırlarında bu endişe dile gelir:

“Gerçekten de, kentten yükselen sarhoşluk çığlıklarını dinlerken Rieux bu ha­fifleme duygusunun hep tehdit altında olduğunu düşünüyordu. Çünkü bu ne­şe içindeki kalabalığın, kitaplardan da öğrenilebileceği gibi, veba mikrobunun hiçbir zaman ölmediği ya da yok olmadığından, yıllarca mobilyalarda ve çama­­şırlarda uykuya daldığından, odalarda, mahzenlerde, sandıklarda, mendillerde ve kâğıtlarda beklediğinden ve belki bir gün, insanların bir mutsuzluk yaşaması ya da birşeyler öğrenmesi için vebanın kendi farelerini uyandırıp mutlu bir kente ölmeye yollayabileceğinden haberi olmadığını biliyordu Rieux.” (s. 277)

Roman yukarıdaki paragrafla sona erer ama; herhalde alt metinde veba mikro­bunun bir yerlerde tekrar ortaya çıkacağı günü bekleyerek gizlenmesi gibi, faşizmin de nazizmin de tekrar ortaya çıkabileceğini okuyabiliriz!

 

 

 

Yabancıların Arasında Bir Yabancı

Bir metafor olarak “hastalık” durumunun yer aldığı Yabancı’ya dönecek olursak, romanın kahramanı Meursault’yu Sartre şöyle tanımlar:

“…Onun [Camus’nün] betimlemek istediği yabancı, oyunun kurallarını kabul etmedikleri için toplumu irkilten şu korkunç çocuksu varlıklardan biridir. Yabancılar arasında yaşamaktadır, ama o da onların gözünde yabancıdır. Bun­dan ötürü, içlerinden kimileri onu sevecektir, örneğin ‘tuhaf biri olduğu’ için ona bağlanan Marie, oynaşı; ansızın nefret duygularının kendisine yöneldiğini duyumsadığı yargılama salonundaki insanlar gibi, kimileri de ondan nefret edecektir. Kitabı açarken henüz saçma duygusuyla içli dışlı olmayan bizler de boşu boşuna onu alıştığımız değer ölçülerine göre yargılamaya çalışaçağız: bizim için de yabancıdır o.” (s. 86)

 

 

Sonsuz İşkence

Mitolojideki öykü şöyledir: Tanrılar Sisüfos’u (Yunanca adları okunduğu gibi yazmak gerek), ölümünden sonra ölüler dünyasında Zeus’u “aldattığı” için büyük bir cezaya çarptırır. Sisüfos büyük bir kayayı bir tepeye elleriyle çıkartır, sonra kaya görünmez bir güçle aşağıya iner; Sisüfos tekrar kayayı tepeye çıkartır, kaya tekrar aşağıya itilir. Bu sonsuza kadar süren bir kısırdöngü, bitmez tükenmez bir işkencedir. Ama Sisüfos bunda bir “mutluluk” bulmasını bi­lir. Çünkü o aklını kullanan, bilinçli bir insandır!

Camus ünlü denemesi Sisyphos Söyleni’nde, Yabancı’yı ve kahramanı Meur­sault’yu açımlar:

“Sisyphos’un uyumsuz kahraman olduğu önceden anlaşılmıştır. Tutkularıyla olduğu kadar, sıkıntısıyla da uyumsuzdur.” (s. 132)

(…)

“…Sisyphos, o zaman taşın birkaç saniyede bu aşağı dünyaya doğru inişine bakar, yeniden tepelere doğru çıkarmak gerekecektir. Yine ovaya iner.

“Sisyphos bu dönüş, bu duruş sırasında ilgilendirir beni. Böylesine taşlarla baş başa didinen bir yüz, taşın kendisidir şimdiden! Bu adamın ağır ama eşit bir adımla sonunu göremeyeceği sıkıntıya doğru inişi gözlerimin önüne geliyor. Bu saat, bir soluk alışı andıran, tıpkı yıkımı gibi şaşmaz bir biçimde geri gelen bu saat, bilincin saatidir. Tepelerden ayrıldığı, yavaş yavaş Tanrı’ların inlerine doğru gömüldüğü saniyelerinin her birinde, yazgısının üstündedir. Kayasından daha güçlüdür.

“Bu söylen ‘trajik’ ise, kahraman bilinçli olduğu içindir. Gerçekten de, her adımda başarma umuduyla desteklenseydi, neden kederli olacaktı? Bugünün işçisi, yaşamanın bütün günlerinde aynı işlerde çalışır, bu yazgı da uyumsuzluk­ta bundan aşağı kalmaz. Ama ancak bilinçli olduğu ender anlarda ‘trajik’tir. Sisyphos, Tanrı’ların paryası, güçsüz ve ayaklanmış Sisyphos, düşkün durumunun bütün enginliğini bilir; inişi sırasında bunu düşünür. Bunalımını oluştu­ran açık görüşlülük, aynı zamanda yengisini de tüketir. Horgörünün aşamadığı yazgı yoktur.” (s. 132-133)

(…)

“Sisyphos’un bütün sessiz sevinci burdadır. Yazgısı kendisidir. Kayası kendi nesnesidir. Aynı biçimde uyumsuz insan da sıkıntısı üzerinde gözleme başladığı zaman, bütün putları susturur. Birdenbire sessizliğine bırakılmış evrende, yeryüzünün binlerce hafif, hayran sesi yükselir. Bilinçsiz ve gizli seslenişler, bütün yüzlerin çağrıları, bunlar işin kaçınılmaz ters yüzü ve yenginin pahasıdır. Gölgesiz güneş yoktur. Ve geceyi tanımak gerektir. Uyumsuz insan evet der, çabası hiç dinmeyecektir artık. (…) İnsansal olan her şeyin tümüyle insan kaynaklı olduğuna inandığını gösterir, görmek isteyen ve karanlığın sonu olmadığını bilen kördür, hep yürümektedir. Kaya yuvarlanır durur.

“Sisyphos’u dağın eteğinde bırakıyorum! Kişi yükünü eninde sonunda bulur. Ama Sisyphos, Tanrı’ları yadsıyan ve kayaları kaldıran üstün sadıklığı öğretir. O da her şeyin iyi olduğu yargısına varır. Bundan böyle, efendisiz olan bu evren ona ne kısır görünür ne de değersiz. Bu taşın ufacık parçalarının her biri, bu karanlık dağın her madensel parıltısı, tek başına, bir dünya oluşturur. Tepe­lere doğru tek başına didinmek bile bir insan yüreğini doldurmaya yeter. Sisyphos’u mutlu olarak tasarlamak gerek.” (s. 134-135)

Af dilekçesi geri çevrilen ve hücresinde giyotinle idamını bekleyen, xx. yüz­yılın “Sisüfos”u Meursault için zaman, öteki günlerden pek farklı değildir:

“…İnsan, cezaevinde zaman kavramını yitirir diye bir yerde okumuştum. Ama, bunun benim için pek bir anlamı yoktu. Günlerin aynı zamanda hem uzun hem kısa olabileceğini anlayamamıştım. Bugünlerin yaşanması uzun sürü­yordu, kuşkusuz, ama öylesine gevşemişlerdi ki sonunda birbirinin içine taşıyor ve orada adlarını yitiriyorlardı. Benim için anlamı olan yalnız dün ve yarın söz­­cükleriydi.

“Bir gün gardiyan bana, ‘Beş aydır buradasın,’ deyince sözüne inandım; ama bunu aklım almadı. Benim için sanki bu, hücremde yuvarlanıp giden aynı gün­dü ve ben aynı işi yapıp duruyordum.” (s. 78-79)

Meursault, Sisüfos gibi hücresinde mutludur. Farklı açılardan bakıldığında (ki romanda böyledir) “hasta” olan kahramanımız Meursault’dur. Ancak, hasta olan o mudur yoksa dehşetengiz bir savaşı yaratan, faşizmi yaratan, törelere tapınan, “öteki”ne yaşam hakkı tanımayan saçmanın dünyası mıdır?

Roman, birkaç gün sonra kellesini soğuk demire uzatacak olan Meursault’nun sözcükleriyle noktalanır. Ama bu -hem Yabancı’da hem de Veba’da betimlenen- “dehşetengiz çılgınlık”ın tekrar ortaya çıkmayacağını, tekrar hortlamayacağını kim garanti edebilir ki?

“…İşaretler ve yıldızlarla yüklü olan bu gecede, kendimi ilk kez olarak, dün­yanın tatlı kayıtsızlığına açıyordum. Dünyayı kendime bu kadar eş, bu kadar kardeş bulunca, anladım ki, eskiden mutluluğa ermişim. Hatta hâlâ da mutlu­yum. Her şey tamam olsun, kendimi pek yalnız hissetmeyeyim diye, benim için artık, idam günümde bir sürü seyirci bulunmasını ve beni nefret çığlıklarıyla karşılamalarını dilemekten başka bir şey kalmıyordu.” (s. 116)

 

 

(2004; Romantik Bir Yolculuk, Plan B yay. 2005)

Bkz.

Albert Camus, Yabancı, çev: Vedat Günyol, Can yay. 15. basım, 2003;Veba, çev: Nedret Tanyolaç Öztokat, Can yay. 5. basım, 2003; Sisyphos Söyleni, çev: T. Yücel, Adam yay. 1983.

Jean-Paul Sartre, Yazınsal Denemeler, çev: Bertan Onaran, Payel yay. 1984.

 

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş