Yağmura ve Romantikliğe Dair

 

YAĞMURA VE ROMANTİKLİĞE DAİR

 

 

Biz romantik olabildik mi?

Bizim kuşaktakiler, hani şu ordan oraya durup dinlenmeden koşuşturanlar, doğrusu ya pek öyle tam hakkını vererek yaşayamadık romantikliğimizin. Ne yazık. Oysa yaşamalıydık. Belki ondokuzunda, belki yirmiüçünde, belki en geç yirmiyedisinde. Ama otuzundan sonra değil ya da mesela, otuzbeşinde hiç değil, insan yetmişinde de belki romantiktir biraz ama, benim söylediğim, hani şu gençlikteki…

Duygusallığımızın esiri olup, haytalığımızla meyhanede kavga etmedik, camları aşağıya indirip, masaları ve sandalyeleri parçalayıp karakolda sabahlamadık. Ya da komşu sokağın kızına askıntılıktan mahalleyi hiç ayağa kaldırmadık. Elimizde şarap şişesi, denizin kenarında ve gecenin sessizliğinde, en yakın arkadaşımıza sevdamızı anlatıp, ağlayamadık bile.

Şimdi, Sartre’ın saptaması gibi, “iş işten geçmiş” ve bizler gençliğimizi tamamlamış olgunlar olarak, belki kendimizi biraz “Dante” gibi ortasında duyumsuyoruz ömrün…

 

*

Yağmurun sıradanlığından çıktı bütün mesele. Artık, yağmur bana gençlik duygusallığımı hissettirmiyor diye düşündüm yağmurda yürürken yüksek sesle. Hani şu ucundan tattığımız körelmiş gençlik duygusallığımızı. Artık yağmurlu bir sonbahar hüznünü yaşayamayacak kadar olgunlaştık. Saf ve diri ve hırçıncasına olan romantikliği yaşamak, söylemek istediğim. O pek mümkün değil işte.

Belki olgunluk da, bizim için erken biraz. Her nedense, bizler hep olgun görürüz kendimizi. Belki örselendiğimizden, belki taşıyamayacak yüklerin altına girdiğimizden. Biz, hep olgun olduk başlangıcından bu yana, ondokuzunda, yirmiüçünde, yirmiyedisinde.

Yağmuru sevmek neye yarar ki, bu saatten sonra. Mesele, ondokuzunda yirmi üçünde hatta yirmiyedisinde sevmekti. Ama otuzbeşinde değil. Ya da, neden hep kütüğe bağlı kalıyorum, bir ömürboyu gibi üç-dört yılda bir yaş ihtiyarladıktan sonra da değil…

İş işten geçmeseydi, belki yirmiyedisinde, hani şu otuz belasına az kala yakalayabilirdik yağmurun getirdiği duygusallığı. Yağmur bize bir sonbahar hüznünü yaşatmamışsa otuzundan önce, bunda doğanın hiçbir suçu yok. Kimseye de atmıyorum suçu. Suç öznede şayet aranıyorsa…

Özne, yaşayabilirdi yağmurun mutluluğunu otuzundan önce. Mesele, biraz da, galiba işin farkına varmış olmakta. Hani pek pişmanlık gibi değil ama, doğrusu gençlik romantikliğimizi yaşamak isterdik tek sözcükle.

Yaşatmayanlar diye hedefler göstererek beddualar etmiyorum, niyetim de yok zaten. Ama, yaşamamışlığıma binlerce küfür savuruyorum taa yüreğimin derinliklerinden.

 

*

İşte, her şey yağmurlu bir günde duyumsattı kendini. İki kişiydik, ikimiz de yağmura dair, gençliğimize dair farklı şeyler söylüyorduk. Farklılıklar çoktu: önce yaşlarımız, cinsiyetimiz, konumlarımız, istemlerimiz, vb. vb. Ama ikimiz de şunun farkındaydık: Otuzundan sonra, farkına varmak o gençlik romantikliğinin, pek öyle kayda değer değildi, yani iş işten geçmişti.

Yaşamalıydık. Öyle geliyor bana, öyle geliyor ve insan dünyanın, olup-bitenin, bir romanın mesela; mesela sevginin, dostluğun, aşkın ve umudun hakkını veriyor o zaman. Kavganın da. Mesela, akşam karanlığında yağmurda yürümenin tadına varmanın da.

Bu öyle bir illet ki, belki öyle varıyorsunuz bir şiirin tadına; ya da tozlu eski-püskü bir kitabı keşfetmenin sevincine. Ya da bir şarkının duygusallığına. Mesela bir sevdanın. Öyle karasevdalanmak falan değil hani, tanık olmak yalnızca. Sizin de yüreğiniz çarpıyor “onlar” için. Ya da hiçbir umuda kapılmadan, yalnızca bir resme bakar gibi güzelliğin karşısında heyecanlanıyorsunuz. Bir “erdem” gördünüz mü, şöyle günümüze yakışan, hani somut istemler için, kendini feda edercesine bir erdem gördünüz mü, daha iyi anlıyorsunuz.

İyi ki yaşamışım diyorsunuz gençlikteki yağmur duygusallığını. Tüm bunları daha iyi anlıyorsunuz ve birçoğuna saçma ve boş gelen romantikliğinizle övünebiliyorsunuz.

Biz övünemedik. Biz yaşayamadık. Dilim varmıyor kimseye yaşatmadılar demeye. İşi salt sosyolojiden de ele almak banal geliyor. Dönüp dolaşıp, yine kendi kendime kızıyor, suç öznede diyorum. Hani, öyle pişman falan olmadan.

Belki, yaşadıkça daha yüzlerce, binlerce kez tanık olacağım yağmura ve onun sesine ve onun geceleyin sokak lambasındaki görüntüsüne. Ama yirmiyedisindeki gibi belki hiç anlamayacağım, belki o yaştaki gibi bir şeyler kıpırdamayacak yüreğimin derinliklerinde.

Ama her defasında, yani, geceleyin yağmurun sokak lambasının önündeki görüntüsünde ya da şemsiyeyi tutan bir el gördükçe, yağmuru ve romantikliği düşüneceğim.

Belki bazen de, eve sırılsıklam güç bela geldiğimde, daha kurumayı beklemeden oturup yazacağım: belki yine yağmura ve romantikliğe dair.

 

(Yağmurlu bir akşam, 24.11.1988/Hep Sonbaharı Yaşadık, İş Kültür yay. 2003.)

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş