Yeter ki Kararmasın...

“YATAR Kİ KARARMASIN...”

 

1. Yaşamımız Ne Rastlantılara Kaldı!

 

Çok değil yarım saat kadar önce biriyle bir yazarın usta denemeciliğinden söz ediyorsunuz. Sıkça karşılaştığınız bir yazar dostunuz hakkında konuşuyorsunuz. Yıllardır usta bildiğiniz birine dair anlatıyorsunuz. Dostluğunuz, sevginiz süren biri hakkında övgüyle konuşuyorsunuz, olup biteceklerden habersiz.

Çok değil bir iki dakika önce geçiyorsunuz oradan. Nereden bilebilirsiniz, içerde çok sevdiğiniz biri var ve bir iki dakika sonra bir bomba patlayacak ve ağır yaralanacak. Yaşamımız ne rastlantılara kaldı!

Televizyon haberleri, eve kendinizi İstanbul trafiğinden sonra güç bela atmışken irkiltiyor. Bir yerlerde bir bomba patlamış bir ölü üç yaralı, Onat Kutlar da içlerinde, tüyleriniz diken diken. Biraz önce Onat Kutlar’ın yazarlığından söz etmemiş miydiniz? Buraz önce bombanın patladığı yerden geçmemiş miydiz? Kötü haber sabaha kadar sürüyor.

Telefonda sabah bir kadın ağlıyor, Onat Kutlar acaba bir daha o çok sevdiği İstiklal Caddesinde yürüyebilecek mi? Bir daha Onat Ağbiyle sarılıp öpüşebilecek miyim? Bir daha o güzelim sohbetlerin keyfini yaşayabilecek miyim? Yaşamsal tehlike sürüyor, Onat yoğun bakımda…

Yeter ki Kararmasın, Bahar İsyancıdır, Peralı Bir Aşk için Divan, İshak’ın yazarını bir kez daha görebilecek miyim? Denemelerini hayranlıkla okuduğum, kendi yazıma yol açtığım Onat Kutlar’ın, tuhaf bir rastlantının, iğrenç bir düzenin kurbanı olacağını nerden bilebilirdim? Kim bilebilirdi!

Aslında hepimiz için geçerli şu günlerde İstanbul’da böylesine şeyler yaşamak. Zaten iki gün önce aynı yerde aynı saatlerde arkadaşlarla birlikte değil miydik? Bağnazlığın, zorbalığın, alçaklığın mekânsal endişesi mi bu?

Bir gün bir yerde otururken, bir yerden geçerken, bir yere giderken yanında bir bomba patlar ve yaşam kararır. Hepimiz için geçerli şu günlerde Türkiye’de yaşarken. Ama şimdi biz değil, Onat Kutlar hastanede. Duyarlılıkların yazarı yoğun bakımda ve bizim oturup beklemekten başka yapacak bir şeyimiz yok, ne yazık ki.

Şaşkınlık, üzüntü, keder ve nefret içice. Üstelik büyük bir çaresizlik. Ne yapılabilinir ki, ülke büyük bir aymazlık içindeyken. Sıvas’ta da böyle olmadı mı? Dostlarımız, şairler, aydın gençler yakılmadılar mı? Devlet aymazlık içinde değil miydi? Şimdi ise bir ölü üç yaralı deyip geçecekler mi? Gerçi kurşunlamalar, saldırılar, bombalar ülkenin dört bir yanında.

Neden ne? Yalnızca yılbaşı kutlamaları mı? Yeni bir yılın gelişi kimilerini niye bu kadar öfkelendirip insanlıktan çıkartıyor? Yoksa bunun hiçbir sosyolojik nedeni yok da, büyük bir komplo mu? Dönem dönem yaşadığımız büyük bir provokasyon mu? Hadi ikincisini unutalım.

Yeni gelen bir yılı, insanlık için bir umut simgesi olan yılbaşını kutlama niye kimilerini insanlıklarından çıkarıyor. Bu hangi din anlayışına sığar. Yeni yılın İsa’nın doğumuyla ilgili olmadığını cümle âlem biliyor. Bilmiyor mu, bilmezlikten mi geliyor, İsa’dan çok çok yıllar önce kutlandığı üstelik, her iklim kuşağına göre farklı kutlandığı sanki bilinmiyor. Melih Cevdet Anday son yazısında bunu ayrıntılı bir biçimde yazmıştı. Sanki yeni yılı kutlamak bir dinin bayraktarlığını yapmak, sanki yeni yılı kutlamak bir dine saldırmak, hakaret etmek.

Şu ülkeyi yönetmekte olanlar, yönetecekler (tabii ki yönetmişler) aymazlıktan, politik çıkarcılıktan acaba ne zaman kurtulacaklar. Şu ülkeyi birazcık olsun sevmezler mi? Kim ülkesini birazcık da olsa sevmez? Doğduğu toprakları, yaşadığı kenti sevmez.

Bir gün bir bakıyorsun, bir iki gün önce konuştuğun biri, çok sevdiğin biri, ustam dediğin biri, bir televizyon ekranında kanlar içinde yerde yatıyor; bir gün bir bakıyorsun çok sevdiğin biri bir hastanede yaşam savaşımı veriyor. Bir gün bakıyorsun hiç tanımasan da ama arkadaşının arkadaşı genç bir kadın bir pastanede otururken bir bomba patlıyor, ölüveriyor.

O bomba niye oraya konur? Oraya koyan insan, insanlığını nasıl yitirir? Böyle durumlarda şaşkınızdır genellikle, şaşkın ve öfkeli, ama en kötüsü de çaresizlik galiba.

Onat Kutlar’a geçmiş olsun dilemek bile utandırıyor beni. İnsanlığımdan utanıyorum, insan olduğum için utanıyorum, bu ülkede kimileriyle birlikte yaşadığım için utanıyorum. Her şey bir yana, şimdi, Onat Kutlar ile önceden olduğu gibi, söyleşeceğimiz günü umutla bekliyorum.

Yeter ki Kararmasın…

 

2. Duyarlılıkların Yazarı

 

Birçok şeyi senden öğrendik; biz o zamanlar, baharı simgeleyen kuşlar gibiydik. Sen böyle adlandırmıştın. Seni ilk kez, önce yazılarını okumuştuk, Sinematek’te üye kartımızı alırken görmüştük. “İshak”ı henüz okumamıştık, o zamanlar utangaç ama cesur ses tonumuz vardı.

Aramızda, yoksul ve kerpiç köy evlerinin kırlangıçları da vardı, bizler, kentlerin yeni yetme horozları gibiydik. Sanki her şeyi biliyorduk. Soruyorduk. Sorduğumuz da hemen hemen hep aynıydı: Çözüm nerede? Ya da: Bir gerçeği saptamakla yetinecek miyiz?

Sizleri, seni kızdırıyorduk. Ne kadar hoşgörülü olursanız olun sizleri kızdırıyorduk, olup olmadık yerde sorduğumuz pervasız ve hep birbirinin benzeri sorularla.

O zamanlar, aramızdaki sınıf farkını kaldırırcasına giyinirdik. Kadife pantolon, kazak, parka ve ayağımızda botlar. Şaşkındık ve siz, sen gözlerimizden okurdunuz bu acemi şaşkınlığı. Bir de aceleciydik. Bir an önce olsun isterdik. Bir an önce her türlü sorunu çözmek isterdik.

Ama umut doluyduk. Sizler bize, bir de 68’liler tabii, güven verirdiniz. Varlığınız, konuşmalarınız, söyleşileriniz, hani o sizin, senin film öncesi konuşmaların. Bir de hiç unutmam, televizyonun ilk yıllarında hazırladığın sessiz sinema programında filmden önceki, o şiirsel söyleşilerin.

Sinema dergilerindeki yazıların. Politika gazetesindeki, o zamanlar belki farklı bakıyorduk ama, o umut veren şiirsel betimlemeleri imrenerek okuyorduk. Birbirimize göstererek.

Sonra seksenli yıllar, bizler içerdeydik ve sen bizlere seslendin: Yeter ki Kararmasın… Bizleri ve de dostlarını yazılarınla yalnız bırakmadın. Kimimiz okuduk da içerden güç bela sana mektuplar yazdık. Kimimiz dışarıdaydık, telefon açtık; ya da elini sıkıp teşekkür ettik. Tabii ki o uzun soluklu, imgelerin: Pera’lı Bir Aşk İçin Divan’da kimimizi derinden etkiledi.

Kimimiz yitti; kimimiz tekrar o kerpiç evlerine döndü. Yaşam çetrefilleşti, dört bir yana dağılıverdik. Kimimiz, kopuverdik o Sinematek’li yıllardan. Ağbilerine özenen toy’lardık. Güzel yıllardı. Hani kopanlara da sözüm pek yok! Ama çoğumuz, dört bir yana dağılsak da o bizlere umut verdiğin yıllardan, söyleşilerden, yazılardan kalan sözü unutmadık: yeter ki kararmasın…

Kimimize babalık ettin elinden tuttun, iş buldun. Kimimiz yazar olup eli kalem tuttu, seni usta bildik. Bahar İsyancıdır dedin bir kitabının adına sanki yine bizim kuşaktı imlenen. Bizim kuşağı hep sevdin. Sadık Hidayet’i de, Furuğ’u da senden öğrendik. Hafız Divanı’nı bile sana özenerek okuduk.

Kimimiz, denemelerinde iz sürüp deneme yazan olduk.

Kimimizle dostluğun hiç bitmedi. Babamızın cenazesine bile geldin. Kimimizin nikâh şahidi oldun. Saatlerce dert dinledin. Açımladın. Yazarken de konuşurken de duyarlılığını, sevgini hiç yitirmedin. Özcesi, çok şey öğrendik sizlerden, senden.

İnsanın içine yaşam sevinci aşılayan bir dostun. Kahkahan, o dolu dolu, şu veya bu şekilde aldığın keyfi karşındakine akıtıverirdi.

Sen, yalnızca şair, öykücü, denemeci, sinemacı değil, duyarlılıkların yazarıydın, Onat Kutlar… İnanmak çok güç, ama dediğin gibi:

 

–Bu kör eylül karanlığından uzak–

Bir ölümsüz yaz ülkesi olmalı

 

 

3. Yüreğimizde Kardelen İmgesi

 

Yılın ilk günü olacaktı; yılbaşı akşamının yorgunluğunu üzerinden atmak için biraz geç kalkıp, güne başlayacaktı.

Kahvaltı sonrası saat öğleni bulmuş olacaktı hiç kuşkusuz; kendini sokaklara atıp yanında eşi ve belki birkaç dost; Piyer Loti’nin yolunu tutacaktı.

Yeni bir yılın ilk gününde; bir Fransız yazarın adının verildiği bir kahveden, Haliç’e bakacaktı…Haliç, bir tarihin günümüze kalan görüntüleri. Piyer Loti genellikle rüzgârlı olur. Bu kış günü, hava biraz yumuşaksa belki dışarda oturacak, kahvesini, sade kahvesini yudumlayacaktı.

Çocukluğumun geçtiği Eyüp sırtlarının öyküsü ne kadar da yakın…

İstanbul’un benzersiz göründüğü yerlerden biri Piyer Loti kahvesi; o bunu çoktan keşfetmiş, birkaç yıldır yılın ilk günü yani 1 Ocak’ta günün ilk sade kahvesini bu tepeden İstanbul’a bakarak içer olmuştu.

Belki de tek başına gelecekti… Kahvesini yudumlarken önündeki kâğıda bir şeyler karalayacaktı, bir şiirden birkaç dize:

 

körler ülkesinin tam karşısında

çünkü gören olmadı seni benden başka

duran kent sevgilim nicedir

surların çevirdiği denize doğru

kurdum barbar çadırını bekliyorum

 

Bu tepeden İstanbul’a doğru bakacak, gözleri oradan Doğu’ya doğru uzanacak; gördüklerinin çağrıştırdığında mesela Hafız çınlayacaktı:

 

“Gül bahçesine yine gençlik çağının parlaklığı geldi. Güzel nağmeli bülbüle yine gül müjdesi erişti.

“Ey sabah rüzgârı, terütaze yeşilliğe uğrarsan selviye, güle, fesleğene selâmımızı götür.”

 

Bu şehir ki, binlerce yıllık bir geçmişi, mirası ve üzerinde yaşanan acıları ve aşkları ve savaşları; kıskançlıkları, ihanetleri vardır; Doğu ile Batı arasındaki bir köprüdür. Bu şehir Piyer Loti’den başka görünür. Bu görünüş de başka bir bakışı gerektirir. Haliç’i okumak diyelim kısaca. Haliç’ten anlamlar çıkarmak, geçmişe uzanarak.

Yeni yılın ilk gününde Eyüp’ün sırtlarından Haliç’e bakarak, bir sevinci yaşamak istememiş miydi. Bir yaşam sevincini. Çiçeklerin o benzersiz betimlenişlerinin yer aldığı okurlarıyla paylaşmak istediği satırlarındaki sevinç gibiydi.

Baharın güzellikleri, insanların güzellikleri; hüzün ve de parıldayan güneş ışınları gibi, yani yaşanan ne varsa onu yazarak ama sevinci de hep içinde taşıyarak…

Hep yazmadı mı? Hep yaşamadı mı?

1 Ocak 1996. Hani kar tanecikleri. Issız sokaklara yağan, yalnız bir pencereden bakarken gördüğümüz kar tanecikleri. Hani Kardelenler…

 

“… Henüz cemreler bile düşmeden, kışın hükmü sürerken, sessiz kar örtüsü üstünde kimsenin beklemediği bir zamanda açarlar. O kadar güzel, diri ve narindirler ki insan ağlayabilir. Uçuk sarıdır renkleri. Titreyen iri taçyapraklarında küçük kar taneleri ışıldar. Sabahın bilinmeyen bir saatinde birden açarlar. Karanlık toprağın beyaz kabuğunu çıtırtılarla kırar, bir silkinişle kaldırırlar başlarını. Durur şaşkınlıkla dünyamıza bakarlar. Karlı kıyılarda, uçsuz bucaksız yaylalarda, dağ göllerinin kıyılarında.”

 

Kardelenler, başlarını beyaz örtünün üzerinden çıkardıklarında bir kez daha göremeyecekler seni… Aranızdaki ayrılık sonsuz bir ayrılık mı, yoksa sonsuz bir birleşme mi…

Onat Kutlar geçen yıl 1 Ocak’ta yılın ilk günü, günün bir saatinde Piyer Loti kahvesine gidip, Haliç’e bakarak kahvesini yudumlayacaktı. Ayaklarının altına eski İstanbul’dan izler, Haliç’in adacıkları ve Doğu’ya doğru uzanan şehrin görüntüsü olacaktı.

Haliç, adacıklar, Doğu’ya doğru uzanan bir görüntü… Hepsi var ama, Onat…

 

Şimdi sessiz duruyoruz kıyısında bir düşüncenin

unutmamak için çünkü unutuşun kolay ülkesindeyiz

ölü balıklar geçiyor kırışık bir deniz sofrasından

ve ellerinde fenerlerle benim arkadaşlarım

durmadan düşünüyorum ne kadar çok öldük

                yaşamak için.

 

Bugün yeni bir yılın ilk günü: 1 Ocak, pazartesi. Gecenin yorgunluğunu bir kenara bıkarıp kahvaltıdan sonra sokaklara atıp kendimizi, İstanbul’da yol almak gerek. Eyüp’e doğru… Eyüp sırtlarına çıkıp, Piyer Loti kahvesinde oturup şöyle bir Haliç’e bakmalı…

İstanbul’un benzersiz görüntüsünde yitip Doğu’ya doğru uzanmalı. Yanı başınızdaki masada bir adam kahvesini yudumlarken önündeki kâğıda bir şeyler yazmakta. Bir yandan da bakışları Doğu’ya doğru uzanmakta…

Bugün yüreğimizin üzerine açmış bir kardelen imgesi takıp Piyer Loti’ye doğru uzanmalı; Haliç’e bakarak “Pera’lı Bir Aşk İçin Gazel” okumalı ve cebimizde Unutulmuş Kent, Hafız’dan Onat’a bir selam götürmeli…

 

 

4. Yüreğimiz Piyer Loti’de Atarken

 

Yılın ilk günü, Eyüp sırtlarından İstanbul, eski kimliğiyle görünüyor; ayağımızın altındaki adacıklar, tarihin doğal tanıkları. Haliç’in koyu gri suları Pera’ya doğru uzanıyor…

Köprülerin altından geçerek…

Doğudan batıya akan bir nehir gibi. Büyük bir kentin küçük bir semtinden, merkezine doğru uzanan bir hayret çizgisi. Belki de, bu doğal bir şaşkınlık.

İçimizde bir burukluk, geçen yıl olduğu gibi. 1996’nın ilk saatleriydi; Eyüp sırtlarında, Piyer Loti kahvesinde zamana ve Haliç’e birlikte bakıyorduk.

Ve hepimizin yüreğinde kardelen imgesi vardı.

Yeni yılın ilk saatlerini zamana dönük bir hayranlıkla geçirmek değildi bizi, bu Sultanlar semtine getiren.

Bir vasiyeti, kutsal bir vasiyet olarak bellediğimiz bir dileği; unutulması güç bir dostun dileğini yerine getirmek, onu anmak, ondan sevgiyle, saygıyla söz etmekti.

Bizim kuşak, ki hiç sevgisini, yardımını eksik etmezdi üzerimizden; oradaydık…

Geçen yıl, yılın ilk günü, Onat’sız içtik sade kahvelerimizi. Onat’tan ve edebiyattan söz ettik. Haliç ayaklarımızın altında bir hüzün ırmağıydı. Bir kenarında sanki, Sadi, Gülistan’dan Onat için dizeler okuyordu:

 

“Bana keskin kılıçla vursan da eteğinden el çekemem. Senden gayrı yerim yurdum yok; kaçsam bile tekrar sana kaçarım!”

İstanbul, Piyer Loti’den başka görünür. Bu görünüş bambaşka anlamları içerir. Haliç’e bakarken, geçmişe doğru da bir yolculuğa soyunursunuz ister istemez.

Yeni yılın ilk günü Onat, Piyer Loti’ye gelip sade kahvesini yudumlayacaktı. 1994’ün son günleriydi. Katilin biri, birileri, onu yaşamdan aldılar!

Yeni yılın ilk gününde Eyüp sırtlarında Haliç’e bakarak, bir sevinci yaşamak istemişti. Yaşama sevincini. Okurlarıyla, dostlarıyla, arkadaşlarıyla paylaşmak istediği; yazılarında ve sözlerinde hep betimleyegeldiği, o yaşama sevincini…

O sevinci hep yazageldi; hep yaşayageldi; hep de başkalarıyla paylaşmak istedi…

Onat’sız geçen iki yıl…

Hüzün içinde olmamak elde mi? Onat’ı ve öteki dostları anımsarken. Belki de gülümseyerek anımsamalı onları; onlar ki yaşamımızın vazgeçilmez renkleriydi; anlamlarıydı…

Ama bir cinayet sonrası gel de öfkeni gemle, gel de kederden kurtul!

Bugün, yılın ilk günü, puslu, yağmurlu belki de hafiften karlı bir günde, Piyer Loti’de Onat’ın vasiyet bildiğimiz dileğini geçen yıl olduğu gibi bu yıl da yerine getirelim.

Günün bir saatinde, Eyüp’e gelip, Piyer Loti’ye çıkalım; yeni yıla, kahvemizi içerken Onat adına merhaba diyelim.

Onat adına ve ötekiler adına.

Bugün, Piyer Loti’ten, dilim varmıyor ama, hayatın diyalektiği bu galiba, biz kaybedenler, onun için bir merhaba diyelim.

Her yıl olduğu gibi umudumuzu yitirmeden!

Öte yandan, acısı hiçbirimizinkine benzemeyen ve betimlenmesi olananaksız birine; bir anneye, Onat’ı doğup yetiştirdiği için, Onat’ın bir anneler gününde yazdığı şu satırlarıyla bir kez daha teşekkür edelim:

“Seksen yıla yaklaşan ömründen kısa, küçük ayrıntılar sunabildiğim Asiye Meliha benim anamdır. Bütün analar gibi olağanüstüdür. Onun yaşamı da bütün analarınki gibi büyük bir destandır.

Bu küçük yazı, Anneler Günü’nde, tüm analar için, tüm çocuklar adına bir tutam kır çiçeği olarak, anamın elini öperken verilmek üzere yazıldı.”

 

Piyer Loti kahvesinde, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da onunla birlikteyiz. Her yıl, yaşadığımız sürece, katillere ve bozuk düzene yenilmediğimiz sürece, nefes alıp verdiğimiz sürece; onu ve ötekileri hep anımsayacağız.

Yanıbaşımızda, kasketini masanın üzerine koymuş; sade kahvesini yudumlarken bize Sadi’den dizeler okuyacak, belkiBostan’dan; belki Gülistan’dan:

 

“Gönlümde bir susuzluk var ki, suları sormak şöyle dursun, denizleri içsem gidecek değil.”

 

Gün giderek akşama doğru yol alacak; gitme zamanı gelip çatacak; seneye diyerek el sıkışacağız; herbirimiz görünmeyen biriyle.

Gülümseyeceğiz ama, hüzün de yüreğimizin içinde olacak.

Belki de eve gelip, bir şiir kitabının, sayfalarında dolaşacağız. Geçen yıl olduğu gibi; çoğu zaman aklımıza düştüğünde okuduğumuz dizeleri, bir kez daha okuyacağız:

 

“durmadan düşünüyorum ne kadar çok öldük yaşamak için”

 

(Hep Sonbaharı Yaşadık, İş Kültür yay. 2003)

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş