Yıllar Önce Bayram Günü Dışarı Çıkmıştım: Garip Bir Yolculuk

GARİP BİR YOLCULUK

 

Eskiden böyle olur muydu? Çocukluğumuzda, İstanbul’da. Sokaklar böylesine kan gölü haline döner miydi? Anımsadığım kadarıyla böyle değildi…

Çocukluğumun bayramlarında, hep yeni giysiyle bayram karşılanırdı. Hep bir coşku vardı. Bayramlarda çikolata, şekerin yanı sıra “bayram harçlığı”nın ayrı bir yeri vardı. Bir de likör.

Şimdilerde bayram ziyaretlerinde ne oluyor pek bilmiyorum. Gelenek hangi biçimiyle sürüyor? Bayramlarda yalnızca annemin ve teyzemin evine yani yalnızca onlarla “bayramlaşmaya” gidiyorum. Bizleri, bayramda görmek istedikleri için.

Son yıllarda bayram günleri, İstanbul’un görünümü genellikle aynı. Araba sayısı azalıyor; trafik sıkışıklığı kalkıyor. Yollar boş.

Özellikle İstiklal Caddesi gibi “ünlü” yerlerdeki, “kitle” gözle görülür bir biçimde değişiyor. Sanki bir “ziyaret” yeriymişçesine caddede bir dolaşım gözleniyor.

Yollarda gördüğünüz insanlar temiz, pak; hemen giyimleri, dikkatinizi çekiyor. “Sıradan” günlerde İstanbul’da insanları bu kadar temiz, pak göremezsiniz. Yolları böylesine boş göremediğiniz gibi.

Orhan Veli şiirinde,

 

Hereke’den çıktım yola

Selâm verdim sağa sola

 

dediği gibi, ben de İstinye’den yola çıkıyorum bayramın birinci günü. Aslında hiç sevmiyorum bayramlarda dışarıya çıkmayı ama…

Yolum uzak, taa Bakırköyü; çocukluğumun geçtiği, o zamanlar bana göre dünyanın en güzel yeri olan, yeşilliğiyle, insanlarıyla, iki katlı bahçeli evleriyle, gülleriyle, sahilindeki çay bahçeleriyle benim cennetim olan Bakırköyü.

Ya şimdi: hiç uğramak istemediğim bir yer…

Son yıllarda “rant”la birlikte, doğal olarak Bakırköyü de bozuldu. Kalabalıklaştı. Bahçelerinde güllerin bulunduğu iki katlı evler yerini dört beş katlı, çirkin beton yığınlarına bıraktı. Çarşısında yürümek olanaksız.

Hele bir ara, yanılmıyorsam, dünyanın en kalabalık ilçesiydi. Sonra belediyelere ayrıldı. Şimdi galiba, Türkiye’nin en kalabalık ilçesi. Belki Avrupa’nın da.

Güllerden eser yok. Artık, Bakırköyü’ne yolculuk pek hoş değil. Hele bayramın birinci günü. Hele kurban bayramıysa…

Evden adımımı atar atmaz, kesilen “kurban”la karşılaşıyorum. Kendine göre uygun bir yer bulan, kurbanlık hayvanı, koyun, manda vb. oracıkta kesiveriyor. Derisini yüzüyor. Kanlar sokakların ortasında akıyor. Hayvanın iç organları sağa sola saçılmış. Bakmamaya özen gösteriyorum; ama böylesine bir gerçekten nasıl kaçabilirim.

İstinye’den Taksim’e kadarki minibüs yolunda etraftaki görüntü hep aynı. Yıllardır böyle. Yolun ortasında kesilen bir hayvanı görmeye bir türlü alışamadım. Hani bir iki tane olsa neyse; her yerde karşınıza çıkıyor. Kimse de bunu düzeltmiyor. Ama iki görüntü var ki; şaşkınlığa düşmemek elde değil.

Birincisi, Taksim Meydanı’na paralel olan, tam gezinin karşısına düşen, (Harbiye yönünde) Aydede Caddesi’ndeki. Bu yolun girişi metro inşaatı dolayısıyla kapalı. Tam caddenin ortasında yapılan “kesim” işini bir türlü çözemiyorum. Nasıl bir iştir bu, anlayan beri gelsin.

İkincisi, artık tüm bu kan görüntüsü bir kâbusa dönüşmüşken; çünkü yol boyu bir türlü bitmek bilmiyor; Yenikapı’da karşılaştığım “manzara”. Gülsem mi, ağlasam mı, ne yapsam bilemiyorum.

Yenikapı sahil parkındaki Yaşar Kemal’in heykelinin altında birileri, “kurbanlık bir hayvanı” kesiyordu. Galiba biraz, heykelin gölgesinden yararlanıyorlardı. İnsanın aklına başka şeyler de geliyor. Belki de heykelin “ermiş” birine ait olduğunu sandıkları için orda kesiyorlardı. Ne bileyim, belki de Yer Demir Gök Bakır’ı okumuşlardı da, hani Taşbaşoğlu’nun etkisinde çok kalmışlardı da, onun için orda kesiyorlardı. Belki de Yaşar Kemal için bir adaktı…

Garip bir yolculuk oluyor, bayramın ilk günü Bakırköyü’ne… Garip ve insanı çok rahatsız eden bir yolculuk…

Özcesi, yirmibirinci yüzyılda benim kafam böylesine görüntülere pek basmıyor. Tüm bunlara karşın İstanbul’suz “kalmak” da olanaksız geliyor bana. Attilâ İlhan’ın dizelerini anımsamanın tam sırası:

 

ulan yine sen kazandın istanbul

sen kazandın ben yenildim

kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar

yine emrindeyim

 

 

(24 Nisan 1997, Cumhuriyet; Hep Sonbaharı Yaşadık, İş Kültür yay. 2003)

 

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş