Zamanın Parçalanmış Akışında

 

ZAMANIN PARÇALANMIŞ AKIŞINDA

Behçet Çelik

 

 

Gümüşsuyu Papatyalar, metnin gerçekliğiyle dış gerçekliğin hem yakınlaşıp hem uzaklaştığı bir roman. Romanın başkahramanının adının yazarın adıyla aynı olduğunu öğrendiğimiz anda bu gerilimin içine çekiliveriyoruz. Böyle bir benzerlik, ya da özdeşlik olsun olmasın, kimi romanı, hikâyeyi okurken aklımıza gelen, edebi olmadığını bildiğimiz, ama magazine, dedikoduya yatkın yanımızın sorduğu, “Otobiyografik mi acaba?” sorusunu kışkırtan bir roman Gümüşsuyu Papatyalar. Sadece kahramanla yazarın adaş değil; romanda geçen başka isimler (Onat Kutlar, Aziz Çalışlar, Refik Ulu, Atilla Birkiye’nin bir süre önce Gümüşsuyu Papatyalar isminde bir oyunu yazıp yönetmiş olması) mekânlar da bildik. Romanın geçtiği zaman dilimi de çok yakın: Amerika’nın Irak’ı bombaladığı zamanlar  yani bugünler.

Bununla birlikte, bu benzerliklerin, örtüşmelerin fazlalığı tam tersi bir his uyandırıyor. Yazarın niyetinin gerçeklikle kurmaca arasındaki sınırın belirsizliğini vurgulamak olduğunu düşünmeye başlıyoruz. Nitekim romanın omurgasını da bu belirsizlik oluşturuyor. Oyun yazarı Atilla Birkiye’nin yazıp yönettiği tek kişilik oyunun oyuncusu Selma V. İmroz’un hayatıyla oynadığı oyun arasındaki paralellik de benzer bir belirsizlik yaratıyor. En azından Selma açısından bu belirsizlik oyunun sahnelenmesi yaklaştıkça, provalar ilerleyip oyunu daha yetkin sahnelemeye başladıkça neredeyse özdeşlik hissine kadar varıyor. Romanın bir kahramanı da bir romancı: Kemal Birkiye. Romancının oyun yazarıyla aynı soyadını taşımaları ve pek çok noktada benzeşiyor olmaları gerçeklik-kurmaca ilişkisindeki belirsizliğin bir başka görünümü belki de.

Gerçeklikle kurmaca arasındaki sınırın çeşitli biçimlerdeki ihlali kurmacayı gerçekmiş gibi hissetmemize yol açabileceği gibi, gerçeğin de kurmaca (“oyun”) olduğunu hissetmemize neden olabilir. Son dönemde edebiyatçıların üzerinde durdukları bir konu bu. Bu eğilimi eleştirenler, gerçeklik duygusunun yitiminden, edebi metnin içi boş oyunlara dönüşmesinden şikâyetçiler. Oysa gerçeklik dediğimiz şeyin de birilerince (kimilerine göre yüce bir güç, kimilerine göre manipülatörler, çoğu zaman da kendimiz tarafından) kurulduğunun farkına varmamızı da sağlayabilir verili sınırların ihlali.

Hayatı oyun yazmakla geçmiş, oyun yazarı Atilla Birkiye bunun farkındadır. Şöyle ifade eder bunu:

Artık oyun yazmak istemiyorum, zaten hayat bir sahne. Yazmaya ne gerek var! Oyunun hasını, tragedyanın en kanlısını, medya, işadamları, gizli örgütler, ekonomik tetikçiler, büyük şirketler yazmıyor mu?

Kanlı gerçek tragedyalar karşısında bir oyun yazarı olarak yapıp ettiklerinin beyhudeliğinin farkındadır oyun yazarı. Yazdığı son oyunu kendisi yönettikten sonra bir daha oyun yazmamayı düşünüyordur. Farkında olduğu bir şey daha vardır ama. Büyük oyunlar karşısındaki etkisizlik, beyhudelik hissini aşmasına yardımcı olabilecek tek şey kalmıştır: “Karşılık bulan bir aşk doğrudan etkilerdi yaratıcılığımı,” der. Nitekim roman ilerledikçe oyun yazarının romanın başında düştüğü beyhudelik hissi yaşamaya başladığı aşkla ortadan kalkıverir.

Gümüşsuyu Papatyalar’da sahnelen oyun bir kadının yaşadığı çeşitli sarsıntılara dayanıyor, benzer sarsıntıları bu oyunu oynayan Selma’nın da yaşadığını öğreniyoruz. Her iki kadının da psikolojik durumları daha çok geçmişte yaşadıkları bu sarsıntılar üzerinden açıklanıyor romanda. Nitekim oyun yazarı da kendi kahramanının hayatına Freudyen bir açıdan baktığını söyler oyunu hakkında bilgi verirken. Bu iki kadının tersine romanın erkek kahramanlarının psikolojileriyse romanın “şimdi”sinde ortaya çıkıyor. Onların geçmişleri hakkında pek bir şey öğrenmeyiz.

Romanın her iki Birkiye’si de çeşitli yönlerden birbirlerine benzemektedirler, ama en çok âşık olma ve aşka yükledikleri anlam benzeşir. Her ikisi de modern hayatın insanın iç dünyasını yoksullaştıran dayatmaları karşısında güçsüzlüklerini, varoluşlarının anlamsızlığını giderek daha yoğun hissederken âşık oldukları kadın üzerinden hayata tutunmaya çalışırlar. Ne var ki bir başkası üzerinden tutunmanın riskini de yaşarlar aynı zamanda: Bu tutunma çabası kolaylıkla bırakma edimine de dönüşebilir. Yazmak her ikisi için de çoktan bir tutunma imkânı olmaktan çıkmıştır. Dünyanın, şehrin, sanatın modern zamanlarda aldığı hal, edebiyatın-tiyatronun onların hayatında bir zamanlar var olan anlamlarını çoktan yok etmiş, yaratıcılıklarının ancak kendi acılarından bir kaçış olabileceğini, bunun da çok sürmeyeceğini ya da pek anlamı olmadığını kavramış gibidirler. Aşkın yarattığı parıltı belki de bu nedenle gelip geçici olur hayatlarında. Aşkın parıltısının vuracağı benlikleri çoktan kararmıştır. Üstelik âşık oldukları kadının hayatı da onlarınkinden farksızdır, hatta denebilir ki kadın, kadın olmanın neden olduğu başka sarsıntılar nedeniyle daha çok kırılmış, parçalanmıştır.

Roman boyunca Hamlet de bir laytmotif olarak ortaya çıkar. Hamlet’in yaşadıklarıyla, kararsızlıklarıyla (“olmak ya da olmamak”) romanın erkek kahramanları özdeşlik kurarlar. Bu Hamletvari kararsızlık içindeyken (romanda da geçen Münir Nurettin’in “Tereddüt”ünden yola çıkarak bu kararsızlığa “tereddüt hali” de diyebiliriz sanırım) önce aşk, sonra da duydukları, tanık oldukları acılar bir kez daha hamle etmelerini sağlar.

Gümüşsuyu Papatyalar, modern zamanların küçüklü büyüklü kötülüklerinin bireyde yarattığı çıkışsızlık hissinin, yaratmak ve sevmek gibi “ulvi” edimlerine de bulaştığının hikâyesi. Romanın kahramanlarından romancı Kemal Birkiye’nin Tanpınar’ın dizelerini anımsar romanın başlarında ve sonlarında: “Ne içindeyim zamanın,/ Ne de büsbütün dışında;/ Yekpare, geniş bir anın/ Parçalanmaz akışında.” Gümüşsuyu Papatyalar’ın kahramanlarıysa tam içindeler zamanın; akışsa çoktan parçalandı, bölündü, yaşadığımız anın üzerinde geçmişin ağırlığı ve geleceğin belirsizliği.

 

(Virgül, sayı: 103, Ocak 2007)

Facebook'da Paylaş Facebook'da Paylaş
Facebook'da Paylaş