Roman’tik Bir Yolculuk



Geçmişten günümüze Türk romanını inceleyen bu kitap dünya romanından örneklere de değiniyor. Yaban, Mai ve Siyah gibi Türk romanının unutulmaz klasik örnekleriyle başlayan bu yazınsal yolculuk, Elif Safak, Yasar Kemal gibi günümüz Türk yazarlarına dek uzanıyor. Dünya Edebiyatı’nda da Dostoyevski’den Aytmatov’a, Camus’den Calvino’ya değin birçok önemli roman yazarını inceliyor. Ayrıca “tür”ün kendisine ilişkin görüşlere (sorunsallıklar) de yer veriliyor:

Romanlar üzerine inşa edilen, "düşünen" denemeler.

 

 

 Gümüşsuyu Papatyalar



 Roman içinde bir oyun gümüşsuyu papatyalar... Bir oyunun romana dönüşmesi, romanın içinde oyunun sürmesi… Tiyatroyla romanın buluşması…

 

 Oyun yazarı Atilla, yazdığı tek kişilik oyunu, uygun bir oyuncu bulana dek gün ışığına çıkarmamaya kararlıdır. Sonunda bir gün Selma’yla tanışır. Selma bu rol için biçilmiş kaftandır. Hatta karakterin sancılarını ruhunda fazlasıyla taşımaktadır. Selma’nın rolü kabul etmesi, hem gümüşsuyu papatyalar’ın canlanışı olur, hem de yeni bir aşkın başlangıcı. Diğer yandan sevgilisi tarafından terk edilen roman yazarı Kemal, Atilla ile karşılaşınca, kendi buhranlı dünyasından sıyrılır ve gümüşsuyu papatyalar’ın renkli dünyasına girer. Ama Hamlet'in hayaleti de romanın içinde gezinir.

 Bir oyunun sahneleniş sancıları, aşk acılarına karışırken; yazar arka planda modernizmi sorgular. Farklı yönlerden kurgulanmış paraleller, roman boyunca bazen teğet geçer, bazen kesişirler. Yenilikçi üslubu ve deneysel kurgusuyla, alışılanın tersine, bir oyunun romanlaştırılmasıdır Gümüşsuyu Papatyalar.

 

 

 Gümüşsuyu Papatyalar’dan:

 Bir önceki gece sabaha kadar sevişiyorsunuz, olağanüstü hazlar alıyorsunuz, o da aynısını söylüyor, çığlıkları duvarları delip ge­çi­yor, egonuz doruğa çıkıyor. Ertesi akşam eve geliyorsunuz ki, karşınızda, gece zevkten kıvranan kadın, ben gidiyorum di­yor! İncir çekirdeğini doldurmayan bir yığın gerekçe, boş bahaneler hepsi. Zorluyorsunuz, bambaşka konulara giriliyor; her an­lam­sız tartışmada olduğu gibi. Ben, insanın yaşamında başka kadınlar da olmalı, demişim de; en azından flört etmeli masumca, demişim. Ona göre flörtün masumu olmazmış. Herkese mavi boncuk dağıtıyormuşum; biri açık kapı bıraksa hemen gidip onunla yatarmışım, ilişkiye girermişim. Birdenbire ayrıldı, ben gidiyorum, dedi. Üstelik onu hiç aldatmamıştım. Masumca flört­le­rim yalnızca iki kadınla olmuştu yıllar önce; bunu o zamanlar ona söylemiştim, bozulmuştu ama büyük bir sorun yaşamamıştık...

 Hamlet, Ophelia’ya fahişe derken haksız mı? Manastıra git, di­yor; uzmanlar onu aşağıladığını, fahişeye benzettiğini söylüyor. Hamlet belki de haklı; her ne kadar kızın günahı yoksa da; çünkü aslında ona babasının oyununa geldiği için kızıyor ama öfkesi daha çok annesine; aslında Ophelia’nın cisminde annesine söy­lü­yor. Zaten aralarında nasıl bir ilişki olduğu da kesin değil. Ki­misine göre Hamlet, Ophelia’yı gerçekten seviyor, kimisine göre yatmış, kimileri de tersini söylüyor. Kararsızlığın Tanrısı Hamlet! Doğrusu bu. Kendimi Hamlet gibi duyumsuyorum, yalnızca sevgilimin beni terk etmesinden değil, Hamlet’e de annesi ihanet etmişti, yazıp yazmama konusunda da kendimi onun gibi du­yumsuyorum.

 Metin Gerçek dostum, habire, güneye git daha iyi yazarsın, di­yor. Yazmaya devam edip etmemeye bir türlü karar veremiyo­rum ki! Son zamanlarda hiçbir şey yazamıyorum, yazma isteğim, enerjim, coşkum, hiçbiri yok. Zerresi yok! Demek ki şu an yaz­mama düşüncem kendiliğinden kararımı belirliyor, sanki alınmış bir karar gibi oluyor, Hamlet’in bir türlü eyleme geçememesi gibi. Eyleme geçemeyince, amcasını öldürmemesi sanki bir kararmış gibi ortaya çıkıyor. En kötüsü aslında karar verememek, hep derler ya, en kötü karar bile kararsızlıktan iyidir, işte böyle bir durumdayım.

 Onu seviyordum. Onu hep sevdim. Bir yığın neden gösterdi ayrılırken; ona göre nedenler, bana göre uydurulmuş, yapay gerekçeler! Önceleri ayrılmanın getirdiği serbestlik hoşuma da gitmişti doğrusunu söylemek gerekirse. Ama sonra gerçeğin öy­le olmadığı ortaya çıktı, hem benim ruhsal gerçeğimin hem de onun şu meşhur nedenlerinin!

 Evden ayrılalı on - on beş gün geçmemişti ki onu bir adamla gör­düm, sevgilisiydi; her ne kadar inkâr etse de sevgilisi için ben­den ayrıldığı gün gibi açıktı. Yani beni aldatıyormuş. Kendimi Ham­let gibi duyumsadım sonra. Hamlet için, babasının cinayeti bir yana, annesinin amcasıyla evlenmesi bir ihanettir; babasına yapılandan çok, kendisine yapılmış bir ihanet olarak al­gılar. Yok­sa Freudyen bir şey mi var Hamlet’te! Kendimi Ham­let gibi du­yumsuyorsam, kimi öldüreceğim ya da kimi öldürüp öldürmeme kararsızlığı çekeceğim!

 

 

 Aşk İntiharın Peşinde

 Atilla Birkiye’nin beşinci romanı olan Aşk İntiharın Peşinde, günümüzde geçen ve rastlantılarla yol alan bir “İstiklal caddesi gecesi”nin romanıdır.

 Yıllar sonra soğuk bir akşamüstü karşılaşan bir kadın ile bir erkek, “toplumsal/politik tezleri”nden dolayı hayal kırıklığı yaşamış ve intihar etmeyi tasarlayan ortak arkadaşları üçüncü bir kişinin peşinden gider...

 Geçmişe ilişkin hesaplaşmayla koşut giden bu üçüncü kişiyi arayış, hem “İstiklal caddesi” mekânlarına ilişkin, hem iki roman kahramanıyla ilgili duygusal –anlatı içinde kendini yaratan– bir “başka” öyküye dönüşür.

 Aşk İntiharın Peşinde, örtülü bir aydın sorgulamasıyla birlikte, Osmanlı döneminde yaşamış, kültürün/edebiyatın özgün ve derinlikli bilge kişilerinden, “bilinçli” intiharından dolayı “unutturulmuş” Beşir Fuad ile roman tarihimizin benzersiz yapıtlarından “imkânsız bir aşk öyküsü” olan Eylül’ün de bir anlamda izini sürmektedir.

 

 

 Aşk İntiharın Peşinde'den: 

 Farkındaydım, içi içine sığmıyordu. Aklı Fuat’taydı. Onunla oturmak çok güzeldi. Zamanın geçmemesini, geçiyorsa da ağır ağır geçmesini istiyordum, başını kaldırıp önüne dökülen saçlarının ardından bana baktığında. Gözleri hadi gidelim diyordu. Aslında ben de merak etmeye başlamıştım eski arkadaşımı. Kolay kolay intihar etmezdi ama, onun işi belli de olmazdı.

 Hatta intihar süsü vermek için günlerce, aylarca ortadan kaybolabilirdi. Fuat’tı, böyle şeyler yapabilirdi, sonra çevresiyle, sizi sınadım bakalım ne yapacaksınız diyerek dalga geçerdi. Belki de ederdi. Uzun yıllardır görüştüğüm yoktu. Her ne kadar uzaktan izlesem de kim bilir kişiliğindeki değişmeler nelerdi.

 “Âşık mısın ona?”

 Bir an gözlerimin içinde durdu. Gülümsedi.

 “Önceden evet, şimdi, pek sanmıyorum. Gerçi şu an çok kırgın olsam da hâlâ bir sevgi var ona karşı içimde. Nedenini bilemiyorum.”

 Bir şey söylemedim.

 “Son zamanlarda beni çok bıktırdı.”

 “Ne kadardır berabersiniz?”

 “Çok değil, kim bilir belki de çok. Bir sene olmadı sanırım.”

 “Nasıl tanıştınız?”

 “İnanmayacaksın ama, bizi Zeynep tanıştırdı.”

 Şaşırdım. İkimiz de sustuk. İçkilerimizden birer yudum aldık. Bir yudum daha aldım. Bir yudum daha. Yüzümde, isteğimin dışında garip bir gülümsemenin belirdiğini ve onun bu gülümsemeden anlamlar çıkarmaya başladığını hissettiğimde konuştum.

 “Tanıştıklarını hiç bilmiyordum. Hiç sözü geçmemişti. Gerçi ben de ondan söz etmemiştim.”

 “Aslında bir, bir buçuk yıl önce tanıştırmıştı Zeynep. Bir süredir birlikteydiler.”

 Sorumu beklemeden yanıtını vermişti. Soracağımı hissetmişti. Kuşkusuz ki biliyordu, Zeynep’e olan tutkumu, aşkımı; gerçekleşmeyen, gerçekleşemeyen aşkımı.

 

 Bir Yıldız Kaydı



 1870’lerden günümüze uzanan bir ailenin rastlantılarla dolu romanı. Özellikle Birinci Dünya Savaşı ve sonrasındaki yaşanan parçalanmışlıklar, büyük bir ailenin, Karadeniz kıyısında ilkçağlarda kurulan ve iki kardeş şehir olan Trabzon ile Batum’a yayılan bireylerinin dramlarının tarihsellik içindeki koşutlukları; dul kalmış genç bir kadının, annesi ve beş küçük çocuğuyla birlikte tarihin değiştiği, yeni bir devrime tanık olan topraklarda yaşamda kalma mücadelesi. Öte yandan günümüz ilişkileri ile geçmişteki duyarlıkların birlikte işlenmesi ve bunun zaman zaman romanın derinliklerinden üste çıkması. Tüm bunların birçoğumuzun yaşamında, tarihinde gördüğümüz “anlatılan”lar üstünden günümüze kadar uzanması.

 Yazarın birçok öteki metninde yaptığı gibi metnin derinliklerinde yani satıralarında politik, sosyolojik çözümlemeleri, sıradan günlük yaşamda yer alan rastlantılarla ortaya çıkarması.

 

 

 

 Bir Yıldız Kaydı'dan:

 Büyükanne sezgilerinde haklıydı, yanılmamıştı, korktuğu başına gelmişti. Yamak çoktan gelmiş görevlilere söylemiş, yıllarca ekmeğini yediği aileyi, erkeksiz iki kadın ile biri genç kız, biri kucakta bebecik, beş çocuklu aileyi ihbar etmişti.

 Mustafa Suphi, karısı ve on üç partili arkadaşı, tarihe hazin bir şekilde, Karadeniz'in hırçın dalgaları üzerinde yaşamlarını trajik bir şekilde yitirerek geçiyordu. Traji-komik olan da Ankara'nın Sovyetlere, olayı bir deniz kazası olarak bildirmesiydi!

 "Benim bu tür işlere gönderilecek, oğlum yok. Yahya beye selam söyle" dedi sert ve kararlı bir biçimde. Adamlar büyük bir saygıyla, reisi başlarıyla selamlayarak dışarı çıktı, son çıkan demir kapıyı usulca kapadı.

 Bir an, bir cesaret anı diyelim, birçok insanın yaşamını, kaderini belirleyecek o anda, siyah başörtülü genç bir kadın, arabaya yaklaştı, halka vakur biçimde el sallayan Paşa'nın kucağına bir kâğıt parçası attı! Bunu daha önceden tasarlamıştı. Kâğıt parçasındakileri daha önceden yazmıştı.

 Anlatılanlara göre bu kâğıt parçasında kadının iki isteği vardı. Birincisi, en önemlisi, çocuklarının okul sorunuydu, ikincisi bir türlü soyadı alamadığıydı. Paşa yanındakilere, bu kadının sorunlarıyla hemen ilgilenmelerini, hatta hemen çözmelerini emretti. İstemişti, ama hiç kuşkusuz ki bu bir emirdi.

 Kadın bulundu, gösterdiği medeni cesaretten dolayı kutlandı, ki Paşa bunu böyle söylemişti o anda yakınında bulunanlara. Sorunlarını anlatmasını istediler; sonra da sorunlarına çözüm buldular.

 Emine yalnızca Paşa'dan dilekte bulunmuş, isteme cesaretini, uygarlığını çağdaş bir yurttaş olarak göstermişti; herhalde sorunlarının çözülmesinin en büyük nedeni bu davranış biçimiydi.

 Mecbure teyzenin serüvenleri çok ünlüydü. Hele kocası Yüzbaşı Kazım beyin. Kazım bey, kimilerinin anlatısına göre Kazım enişte deyip geçmemek gerek, Birinci Dünya Savaşı yıllarında, Doğu Cephesindeyken Kazım Karabekir Paşaya, koskaca kolordu komutanına kafa tutan tek adamdı. Soğuğun, ki Kazım enişte çiğerlerinden hep rahatsızdı, insan kanını dondurduğu günlerde, savaşın artık yitirileceği belli ama yine de savaşıldığı günlerde, ne olmuşsa olmuş Kazım Paşa yüzbaşı Kazım'ı çadırına çağırtmıştı. Bunun anlamı çok açıktı, Paşa, Kazım'ı vuracaktı.

 Tüm anlatılarda, özellikle kocasını anarken hep gülerek anan Mecbure teyzenin anlatılarında bu böyle aktarılırdı. Bu çağırılmayı herkes bilirdi; subay arkadaşları yüzüne neredeyse Allah rahmet eylesin diye bakıyordu. Kazım enişte çadıra girip komutanını selamlamıştı. Kazım Paşa çadırda kükremiş, eniştenin hiç sesi çıkmamış, Paşa çık dışarı dediğinde, enişte selamını verdikten sonra çadırdan gerisin geriye eli tabancasının üzerinde çıkmıştı; bunu gören Kazım Paşa gülümseyip nedenini sorduğunda, anımsananlara göre, Kazım eniştenin, size Kazım Karabekir denirse, bana da deli Kazım derler, dediğiydi.

 

 

 AŞK ÜÇLEMESİ 



 

 Son Yemek

 12 Eylül 1980 askeri darbesinin sonrasının yarattığı kâbus atmosfe­rinde esin kaynaklarını yitirmiş bir yazarın, içine düş­tüğü ilk bakışta “nedensiz” gibi gelebilecek olan kuşku/korku durumu, bunalımları... Kendisiyle birlikte ol­duğuna bir türlü inanamadığı sevgilisi Selma’ya olan tut­kulu ve bir anlamda “marazi” aşkı...

 

 Soldan Sağa

 Sevgilisi Selma’dan ayrı düşmüş yazarın, yine yazma serüveni... Yanılsama ile gerçek, rastlantı, kuşku, platonik aşk, ilk çağlardan beri gelen felsefenin “var mı yok mu?” gibi temaları... Greta Garbo ile ona âşık emekli bir bürokrat, altmışların İstanbul’undan kesitler, günümüz dünyasına ilişkin medyatik öğeler, Cindy Crawford vb.

 

 Bir Aşk Bilmecesini Nasıl Çözebilirsiniz

 Selma ile yazarın, çevresinde gelişen kadın-erkek ilişkileri... Hüzünlü yalnızlıklar, beklenmedik ayrılıklar... Çoğumuzun farkında olmadan parmaklarımızın ucundan akıp giden mutluluğun aslında rastlantılarla yakalanabi­leceği gerçeği...

 Aşkın kendi yatağında akışı...

 

***

 Son Yemek'ten:

 Saatlerce yatağının içinde sağa sola dönüp durduktan sonra, sessizliğe yenilmiş, uykuya teslim olmuştu. Uzun bir zamandır aradığı huzur veren ortamın, ne kadar sürdüğünü bilmiyordu; ancak daire kapısına büyük bir gürültüyle vurulması üzerine, yataktan fırladı. Ayaktaydı, kapıya vuruluyordu, bir süre hiç kıpırdamadan öylece durdu, herhangi bir varsayımda bulunmadan yalpalayarak kapıya doğru yöneldi. Nesneler ona yerli yerinde görünmüyordu; eşyalara çarpıyor, hiçbir şey düşünemiyor; ancak kapıdaki gürültü onu bir mıknatıs gibi çekiyor, o da bedenini mıknatısın çekim alanına bırakmış, kapıya doğru ilerliyordu. İşte sonunda gelmişlerdi. Yıllardır, aylardır, günlerdir, gecelerdir onları beklemişti ve şimdi de kapısı tekmeleniyordu. Zaman ve mekân alışılagelmişin dışındaydı. İçinde bulunduğu ortamı algılayamıyor, artık kapının ardındaki güruhun haykırışlarını bile duymuyor, yalnızca boş bakışlarla uzaktan yönetilen bir robot gibi, kapıya ilerliyordu.

 Kapıyı açar açmaz suratının ortasına okkalı bir yumruk yedi. Yere yıkıldı. Birdenbire evin içi polislerle dolup taştı. Ellerinde telsiz ve otomatik tabancalar vardı. Odaların altını üstüne getirmeye başlamışlardı bile. Birisi yakasına yapışıp yerden kaldırdı. Adam, avaz avaz bağırıyor, o hiçbir şey duymuyordu. Başkaları kitaplarının başına üşüşmüş bazılarını yırtıyor, bazılarını yere fırlatıyor, bazılarını da beyaz bir şeker çuvalının içine tıkıyorlardı. Böylesine süren büyük bir karmaşada hiçbir şey duymamasına şaşıyor, bir yandan da bedeni, yakasına yapışmış adamın elinin hareketine uygun bir şekilde sağa sola, ileriye geriye doğru gidip geliyordu.

 Görüş alanında da bir tuhaflık vardı. Sanki bir boşluktaydı. Etrafındaki eşyaları ve nesneleri belli belirsiz görüyordu. Neyin olup bittiğini anlamaya fırsat kalmadan, yakasını bir türlü bırakmayan ve durmadan bağıran adam, onu birdenbire yere savurdu, döşemeye kapaklandı. Bunun ardından, tekmelemeye başladılar. Bedeninin her yerinde tekme darbelerini duyumsuyor, tekmeler arttıkça tespih böceği gibi büzülüyordu. O büzüldükçe tekmeler daha da şiddetleniyor, ama acıyı duyumsamıyordu.

 Sanki, bunu anlamışlardı. Bu kez tekmeleriyle daire kapısından dışarıya doğru sürüklemeye başladılar ve merdiven sahanlığına çıkardılar. Sonra da merdivenlerden aşağıya doğru yuvarladılar.

 Bunu fark eder etmez başını iki elleri arasında korumaya aldı. En değerli varlığı şimdilik buydu. Önceleri tekmeler aralıklı geliyor ve bedeninin aşağıya doğru yuvarlanmasına neden oluyordu. Sonraları seyrekleşmiş, aşağıya inişi, bedeni kendince yönetmeye başlamıştı. Merdiven basamaklarından teker teker iniyor, bir yandan tekmeler aralıklı da olsa devam ediyor, o hâlâ acıyı duyumsamıyordu. Kaygılandığı tek şey, başına herhangi bir zarar gelmesiydi. Yuvarlanarak geçtiği katlarda kapı zillerinin çalındığını fark etti. Yalnızca zil seslerini duyuyordu. Merdivenin lambaları yanıyordu. Tuhaf sarı bir ışıktı. Tekme darbeleri seyrekleşti, sonra kesildi. Bir süre sonra ışığı da görmez oldu. Karanlığın içinde, zillerin eşliğinde yuvarlanıyorken, bu kez sırtında ıslaklık duyumsadı. Bu kan olmalı diye düşündü; ıslaklık gittikçe bedeninin her yerine dağılıyordu.

 Zillerin eşliğinde, bedeni sırılsıklam karanlık boşluğun içine doğru düşüyordu.

 

 Soldan Sağa'dan:

 Lokavt sözcüğünü de kullanmalıydı. Şöyle bir baktı. Şimdilik kullanılacak bir yer görünmüyordu. Ama daha sonra uygun düşerse kullanabilirdi. Şeklin yanına bu sözcüğü yazdı: Lokavt. Birinci sıradaki ikinci G’nin, yani Garbo’nun G’sinin altına hemen ekledi: Görevli.

 Yedi harfli bir sözcük olduğundan, üç kutu boş kalıyordu. Bir an aklından bulmacayı ona yedi yapmak geçtiyse de, bu çok komik ve anlamsızdı. Çözülmesi olanaksız bir bulmaca değil, ama eli yüzü düzgün bir bulmaca hazırlamak istiyordu. Hemencecik, İ harfinin altına bir çarpı koydu.

 Gözleri ilk sıradaki büyülü sözcüğü taramaya başladı. Zaten bunu sık sık yapıyor, yeni bir sözcüğü yerleştirdiğinde, hemen bu ilk sırayı, bu ilk sırada yazılı olanı heceleyerek okuyordu. Aslında okumuyor, gözlerinin önüne Greta Garbo’nun belleğinde kalmış görüntüleri geliyordu. O İlahenin yüzü bulmaca şeklinin üzerinde adeta canlanıyordu.

 B’nin altına, oğlunun hatasını düzeltmek isteğiyle “yeni kitabı ne zaman yazacaksın” dediğini belli belirsiz duyduğunda, Bilimkurgu yazıverdi. “Bilmem” yanıtını vermişti ama, müthiş keyifliydi. Bilimkurgu tam on harflik bir sözcüktü ve hiç çarpı koymadan yukarıdan aşağıya bir sırayı doldurmuştu.

 Bu kez karısı seslendi. Film başlıyordu, o gelmiyor muydu? Adam kafasını kaldırıp karısına baktı, ama hiçbir şey söylemeden, bulmaca şeklinin yanına Televizyon diye yazdı. Televizyon sözcüğünü kullanmalıydı. Sonra, kafasını önündeki kâğıttan kaldırmadan, salonun öbür ucunda, televizyonun karşısında oturan karısına “Şimdi geliyorum” diye seslendi. Şöyle bir kez daha baktı bulmacasına. Hiçbir şey aklına gelmiyor, yalnızca o gizemli kadını görüyordu. O kusursuz yüz, o ilahi yüz…

 “Hadi gel, Greta Garbo’yu seversin” diye seslendi karısı bu kez de. Kâğıtlarını topladı, filmden sonra tekrar çalışmak umuduyla, genellikle film sonrasında çok uykusu gelir, hatta bazılarının sonunu bile getiremeden uyurdu; ama Greta Garbo filminde asla uyumazdı, kalemi kâğıtlarının üzerine koydu.

 

 

 Bir Aşk Bilmecesini Nasıl Çözebilirsiniz'den:

 Partide kimler olacaktı; yabancı biri varsa, tamamdı.Yine bütün gece birileri tepesinde olacaktı. Yine klasik numaralar, daha sonra buluşma teklifleri, yemeğe çıkma teklifleri; yalnız gelmenin handikapları. Böylesine durumlarda ya duvarlarını sıkı sıkı örer ya da sarhoş olup köşesine çekilirdi; ya da adamlar gittikten sonra dağıtırdı. Heriflerin yanında kolay kolay dağıtmazdı. Kendini sıkar da, sıkardı.

 Belki de yabancı biri gelmeyecekti; kuruntuydu. Belki de abartıyordu, gidip gönlünce eğlenmeli, partinin keyfini çıkartmalıydı. Başında dolaşan heriflere de, ki olup olmayacağını bilmiyordu, fazla aldırmamalıydı. Kim bilir belki de hoş biriyle, gerçekten ince ve duyarlı biriyle tanışırdı.

 Yoksa, gitmese miydi? Selma’yı kıramazdı; üstelik yazarın kırk beşinci doğumgünüydü. Ayrıca arkadaşlarıyla birlikte olmak, konuşmak, çeşitli sorunları tartışmak, politika, edebiyat, sanat konuşmak ona iyi gelecekti. Haftanın tüm yorgunluğunu alacaktı. Gerçi yaşamı haberler içinde geçiyordu, ama arkadaşlarıyla sakin sakin sohbet etmenin keyfi çok başkaydı.

 Yeni aldığı elbiselerden birini giymeliydi. Dekoltesi yoktu. Ne oluyordu sanki dekoltesi olunca, erkeklerin belki ilgisini çekiyordu ama, kendi istemedikçe, elbisesinin dekoltesi olsa kaç yazardı.

 Bir sigara daha yaktı. Gazeteden çıkarken de şöyle hafiften makyaj yapmalıydı. Gözüne ince bir çizgi, yanaklara çok az kırmızılık, dudaklara çok az ruj yeterliydi. Kendini birine sunuluyormuş gibi duyumsuyordu. Hayır hayır sunmuyordu. Belki de bilincinin altında birine sunma isteği vardı. Güzel görünmekten kim hoşlanmazdı. Arkada yatan niyetler ne olursa olsun, iltifat yağmuruna tutulmak kimin hoşuna gitmezdi.

 Akşam partiye biraz erken gitmeliydi. Belki yardım ederdi. Kuşkusuz her şey hazırlanmış olacaktı ama, yine de Selma’yı, kalabalıktan daha önce görmek, iki çift laf etmek istiyordu. Yıllarca Selma ona kol kanat germişti, anlamı başkaydı. Yıllarca onu kollamış, destek vermişti. Toy bir muhabirken, yardım elini uzatmaktan hiç yüksünmemişti.

 Selma’nın dostluğunu hiçbir şeye değişmezdi. Selma’yı asla kırmaz, incitmez en değerli varlığı gibi korurdu. En yakın arkadaşı, dostu, sırdaşıydı.

 Hızla hazırlanmış, sokağa çıkıvermişti. Aslında gazeteye böyle şık gitmek istemezdi. Birtakım herifler iltifat yağdıracak; soğuk ve kibarca teşekkür edecek, yüzü kızaracak, giyip giyeceğine bin kez pişman olacaktı. Yıllarca bu çakal sürüsüyle birlikte iş yapmasına karşın, bir türlü onların kabalıklarına alışamamıştı.

 

 

 

 

 

 

İstanbul'da Aşktan İkmale Kalanlar



 

Roman, belirsiz bir zamanda, geçmiş ile günümüzün iç içe geçtiği sıkıyönetimin egemen olduğu bir İstanbul atmosferinde geçiyor. Roman yazması yasaklanmış bir yazarın ancak özel ders vermesine izin veriliyor. Bu ders de aşk! Öğrencileri farklı yaşlarda, dört kadın ile iki erkek ve aşktan ikmale kalmışlar! Dersler İstanbul’un çeşitli semtlerinde gerçekleşiyor ve bunlar da yazarın yaşamıyla ilgili. Yeni ve eski İstanbul zaman zaman bir özlem teması içinde betimleniyor. Ama daha çok kişiler ön planda ve özellikle anlatıcı (yazar) ile kadınlar arasındaki ilişki. Aşkın yol açtığı çeşitli ruhsal durumların tartışıldığı roman, ironik bir anlatımla, hem tikel (kişiler) düzlemde hem genel (siyasi) düzlemde “acaba ne olacak?” sorusunun yanıtını bekleterek sürüyor…

 

 

İstanbul'da Âşıklar İçin Buluşma Yerleri 



 

 

 

Âşıklara ve sevgili adaylarına İstanbul’da bazısı popüler bazısı kıyıda köşede kalmış 34 buluşma yeri... Bir çeşit şehir turu. Zaten kitabın arkasındaki haritada bu “gezi”nin güzergâhı açık bir biçimde belirtiliyor. Taksim’den başlayarak, İstanbul’un çeşitli semtlerinde yol alarak tekrar Taksim’e geliniyor. Fotoğraflarla bezenmiş bu mekânların yanı sıra İstanbullular’ın sıkça gittiği ama artık olmayan birkaç buluşma yerinden de söz ediliyor. Tüm bu buluşma yerlerinde yazarın kişisel tarihinden, yaşanmışlıklarından, okuduklarından da izler görülüyor. Ayrıca kitabın sonunda, yazarın başka bir şehirde yaşayan genç bir kadın okuruna yazdığı mektuplardaki Boğaz betimlemelerine de yer verilmiş.

 


İstanbul'da Beklenen Devrim



 


 


Atilla Birkiye, bu kez İstanbul’a çok farklı bir açıdan bakıyor. Biçimsel özellikleriyle “klasik düzyazı”yı zorlayan, düşsel olan ile gerçek olanın iç içe geçtiği, lirik ve yoğun bir “yaşamöyküsel anlatı” oluşturuyor...

İstanbul’da Beklenen Devrim, yazarın içinde “aşk” sözcüğü geçmeyen tek kitabı. Aşk, bireysel düzlemle birlikte daha evrensel bir kavram olarak metnin derinliğinde yer alıyor. Hiç geçmeyen “aşk” sözcüğüyse, öteki sözcüklerin katmanlarına gizlenmiş. Ayrıca bölüm başlıkları, anlatıda yer alan öbeklerin sayısı vb. çözülmeyi bekleyen anlamlar içeriyor. Zaten yazar da “... bâtına inanmasam da bu anlatıda sayıların gizi var!” diyor...

Mitolojik, tarihsel, siyasi göndermelerle geçmişteki ve günümüzdeki küçüklü büyüklü olayların sevinçli-hüzünlü-kederli izdüşümleri, metafor ve imgelerle örülü “ben”i eksen alan “söyleyişle” anlatılıyor...



 Şiir İkizini Arar

 

 

 


 

 

Türk şiirinin bugün aramızda olmayan büyük ustalarına bir saygı duruşu : Şiir İkizini Arar.

Atilla Birkiye’nin kendi deyimiyle hiç vazgeçemediği deneme’yi şiirle taçlandıran ve edebiyatımızın bu iki türünü ustalıkla buluşturan  bir kitap, elinizdeki.

Büyük ustaların, çoğunu ezbere bildiğimiz şiirleri Birkiye’nin bize tuttuğu fenerle aydınlanan yolda ilerledikçe, hiç bilmediğimiz ya da okurken farkına varmadığımız anlamlarıyla bize yeni yollar, hatta ufuklar açıyor.  

Birkiye, denemeleriyle şiire ve şairlere bir yazar selamı gönderirken,  

bize de kıymetli bir sır veriyor: “Şiir nedir ki, her okuduğumda şairi görürüm


İstanbul'da Mavi Bir Tereddüt




İstanbul’un birbirinden ünlü ve tarihî semtleri Eyüp, Bakırköyü, Beşiktaş, Kuzguncuk, İstinye, Arnavutköyü, Şişli ve Gümüşsuyu küçük mavi gözlü bir oğlan çocuğunun  ergenlikten yazarlığa,  polis takibinde kaçak olmaktan, yalnız bir babalığa geçişine  tanıklık ederken,  yalnızca geride bıraktığımız o özlenen İstanbul’u değil, bugünün baştan çıkaran İstanbul’unun  da öyküsü aynı zamanda: İstanbul’da Mavi Bir Tereddüt. 

Güzelim bir şehrin mavinin bin bir tonunda  günden geceye dönen Boğaz manzaralarında, zamansız öten bir horozun, sıradana yenik düşen bir kent kültürünün, sıkıntı kapısı önünde bekleyişini sürdüren bir hayatın, kalabalığa kafa tutan bir köpeğin, bembeyaz köpüklerini geride bırakarak süzülen bir vapurun ve martıların  değişmeyen görüntüleriyle zamansız bir kitap: İstanbul’da Mavi Bir Tereddüt.

 Harfler bir bir sihirli kelimelere dönüştükçe, bir şiir kitabı okuduğunuzu düşünebileceğiniz,   ömrünü bir semtten diğerine taşırken, naif ve çocuksu bir İstanbul fonundaki yaşamöyküsünü okuyup; merakınız arttıkça bir romanın sayfaları içinde dolaştığınızı sanabileceğiniz ve İstanbul’a olan aşkını anlatırken, denemenin özgürlük alanında dilediğince gezinen bir yazarın kitabı aynı zamanda: İstanbul’da Mavi Bir Tereddüt

 Her bölümüyle İstanbul’a yakılan küçük küçük ağıtların toplamı.

 İçinden İstanbul geçen mavi bir şarkı.

 


On Kadın, Bir Hayal

 




İnsan bir ömre kaç aşk sığdırır? Aşkımızın yanına kendi aşkını koymayanı mı hatırlarız ömrümüzün sonbaharında… ve zamanında verilmeyen bir öpücüğün, tutulamayan bir elin, çalmayan bir telefonun mu izini süreriz uzun uzun denize baktığımızda…

 On Kadın, Bir Hayal karşılıksız aşkların kitabı; aynı zamanda anlatım dilini “zorlayan” bir roman. Anlatıcımız bir erkek ve hayatına girmiş on kadının anısı, bir düş kent olarak tanımlanabilecek Dubrovnik’te yaşamının en büyük “buluşması” ile “kavuşması”nı beklerken belleğinde dolaşıp duruyor. Onu oraya bir kadın çağırmış, her ân gelebilir ve kadını beklerken Beşir Fuad’ın bilinmeyen bir şiir kitabının da peşinde…

 O kadınlara âşık olmuş ama karşılığında hayal ettiği aşk’ı bulamamış, yaşayamamış ya da parmaklarının ucundan kayıvermiş. On farklı kadında da küçük bir çocuk gibi sevilmeyi bekleyen, o kadınların seçimlerine saygı gösterirken gözyaşlarını da içine döken bir romantiğin lirik kitabıOn Kadın, Bir Hayal. 

 İnsan bir ömre kaç karşılıksız aşk sığdırır?

Dahası hangileri roman olur?


Sabahattin Ali'nin Yapıtlarını Sevme Sözlüğü



Sabahattin Ali’nin Yapıtlarını Sevme Sözlüğü edebiyatımızda benzerine pek rastlanılmayan bir yapıt.

A’dan Z’ye sözlük biçiminde yazılmış olmasına karşın, kitapta yer alan başlıklar, aslında Sabahattin Ali’nin kurmaca metinlerindeki yâni roman ve hikâyelerindeki kavram ve temalarla ilgili uzunlu kısalı birer deneme. Yanı sıra karakterler, karakterlerarası ilişkiler, olay örgüsü, çatışmalar, karşıtlıklar gibi yazınsal öğeler de bu denemelerin konusu.

“Hikâye ölümle biter, mutsuz sondur. Her ne kadar içimiz daralsa, boğazımız düğümlense de bir ‘aydınlık’ vardır. Olağanüstü güzel betimlenir doğa, Kaz Dağı canlıdır, bizi içine çeker, ışıktır; bu şiirdir işte. Ön öykü, Hacer ile Anlatıcı’nınki de etkileyicidir, neredeyse bir o kadar ilgi devşirir; ötekiyle koşutluk vardır, aralarındaki yakınlaşmayı, yukarıya doğru atılan adımlarda duyumsarız.

“Aşkın saf hâlidir Emine ile Hasan’ın sevdâsı. Kavuşma olamaz, mâsum küçük bir öpücük, öpüşme bile yoktur; oysa iki gencin kalbi yerinden çıkacaktır!” (Aşk’tan)